04 05 2008

YEMEN

 

 

Tarih-i Yemen

 

Yemen  Arap Denizi, Aden Körfezi ve Kızıldeniz kıyısında, Umman ile Suudi Arabistan arasında yer alır. Yüzölçümü: 527,970 km² dir. Arabistan yarımadasının güneyinde yer alan Yemen stratejik, jeopolitik ve ticarî bakımdan büyük bir ehemmiyet taşır. Babülmendep Boğazı, Perim Adası ve Cibuti bu coğrafyanın önemini bir kat daha arttırdığı gibi, Kızıldeniz’e geçişin kontrol altına alınmasını da sağlar . Babül Mendep Boğazı Kızıldeniz’in, Batı Afrika’nın aynı zamanda Arap yarımadasının, Mekke ve Medine’nin kilididir. Nasıl ki İstanbul’un güvenliği batıda Tuna’dan başlarsa, güneyde de Babül Mendep Boğazı’ndan başlar. Ayrıca Yemen toprağında bulunan Aden limanı da Hind ve Uzakdoğu deniz yollarını kontrol altında bulundurur. Başkent Sanaa’nın Hz. Nuh’un oğlu Sam tarafından kurulduğu kabul edilen Yemen, dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biridir.

Yemen  İsmini  ilk  defa  Sebeliler  kullanmıştır .Sebeliler  krallığın bir bölümü için ilk defa Yemenet ve Yemenat kelimeleri kullanmaya başlamıştır. Bu kelime daha sonraları Yemen'e dönüşmüştür.Yemenliler; Arapların atalarının Yemende doğduğuna ve Babilde öldüğüne inanıyorlar. Araplar, inanışa  göre Hazret-i Nuh'un üç oğlundan biri olan "Sam"dan türemişlerdir. Hz. İsmail, Mekke’ye babası tarafından bırakıldıktan sonra, zemzem kuyusunun keşfiyle beraber Yemen’den göç ederek bölgeye yerleşen Curhumoğulları’ndan bir kızla evlenmiş, Curhumoğulları da zaman içinde Mekke’nin asıl ahalisini oluşturmuştur. Hicret’ten sonra İslam dinine vatan olan Medine’nin iki büyük kabilesi Evs ve Hazrec de Yemen kökenlidir. Şimdi  de  Yemenlilerinde  dahil  olduğu   Araplar  hakkında kısaca  bilgi  verelim

ARAPLAR  

  Araplar tarihî bakımdan iki büyük gruba ayrılırlar: Birincisi, eski devirlerde yaşamış, ancak daha sonra yok olmuş Araplardır. Âd, Semûd, Medyen ve Amâlika gibi. Bunlara "Arab-ı bâide" denir. İkincisi grup ise soyları devam eden Araplardır. Bunlara "Arab-ı bâkiye" denir ve iki kola ayrılırlar: a-Arab-ı Âribe: Asıl Araplar bunlardır. Kahtânîler adı verilen bu grubun esas vatanı Yemen’dir. Bunlara Güney Arapları da denilir. Kahtanîlere mensup kabilelerin bir kısmı Me’rib Barajı'nın yıkılması başta olmak üzere değişik sebeplerle ve değişik zamanlarda anavatanlarını terkederek Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir, Evs ve Hazrec de Medine'ye yerleşen Kahtânî kabileleridir.

b-Arab-ı Müsta’ribe (veya Mütearribe): Aslen Arap olmayıp, sonradan Araplaşan kabilelerdir. Bunlara, Hz. İsmail’in neslinden oldukları için İsmâîlîler; Hz. İsmail’in torunlarından Adnan’ın neslinden türedikleri için Adnânîler de denir. Mekke'ye geldiğinde, babası gibi Süryânîce veya İbrânîce konuşan Hz. İsmail, Kahtânîlerden Cürhümlü bir kadınla evlenmişti. Onun soyu, bu Cürhümlü kadınla evliliğinden türeyip Araplaştığı için Arab-ı Müsta’ribe diye anılmıştır. Bunlara Kuzey Arapları da denir.   

 

Bunun dışında İslâm'ın ortaya çıkışından sonra çeşitli ülkeleri fetheden Arap ordularının bu memleketlerin asıl sakinleriyle karışması sonucu ortaya çıkan Araplara Arab-ı Müsta’ceme (Acemleşmiş Araplar) denilmektedir. İslamiyet'ten evvel, Araplar çeşitli kabileler halinde yaşarlardı.

 

ARAP SÖZCÜĞÜ NE ANLAMA GELİR?“Arap kelimesinin kökeni karanlıktır. Bazılarınca, kelime ‘batı’ manasına gelen bir Sami kökten türemiş ve ilk önce, Mezopotamya ahalisi tarafından,Fırat Vadisi’nin batısındaki halklar için kullanılmıştır.Kelimeyi göçebelik kavramına bağlayan denemeler daha sonuca odaklı olmuştur. Bunlardan biri, Arap kelimesini kara ülkesi veya step ülkesi anlamına gelen İbranice Arabha’ya, diğeri karışık ve dolayısıyla teşkilatsız hayat demek olan Erebh’e bağlama girişimleridir. Göçmek veya vazgeçmek anlamını ifade eden ve muhtemelen ‘İbrani’ kelimesinin iştikak ettiği ‘abhar’ kökü ile de bağlantı kurmak istenmiştir. Kelimeyi ‘ifade etmek’ veya ‘beyan etmek’ fiilinden türeten geleneksel Arap türevi, hemen muhakkak ki tarihi gelişmenin tersine çevrilişidir. (Uygarlık Tarihinde Araplar,s.13-14, Bernard Lewis, Pegasus yayınları)

 

 

 

 Arap terimi, ilk olarak M.Ö.9.yüzyılda ortaya çıkar ve Kuzey Arabistan çölündeki Bedevileri tarif için kullanılır. Civar ülkelerin yerleşik halkı arasında, terim birçok yüzyıl bu anlamı ifade eder. Yunanlar ve Romalılar bu terimi vahaların yerleşik halkına ve güneybatıdaki nispeten ileri medeniyeti içine almak üzere, ilk defa olarak, bütün yarımadaya genelleştirir. (Uygarlık Tarihinde Araplar, Bernard Lewis, Pegasus Yayınları, s.21)

ARAPLAR’A AİT EN ESKİ KAYIT HANGİSİDİR?    “Arabistan ve Araplar’a dair elimizde bulunan en eski tarihi kayıt, yarımadadaki birçok kavim ve bölgelerin ismen zikredildiği Tekvin kitabının onuncu bölümüdür. Bununla beraber, bu metinde Arapkelimesine rastlanmaz.

Adı geçen kelime, ilk defa Kral 3.Salmanasar’ın küçük asi prenslerin bir ayaklanmasının Asur kuvvetleri tarafından bozguna uğratılışını anlattığı, M.Ö. 853 tarihli bir Asur kitabesinde ortaya çıkar. Asi prenslerden biri, müttefik kuvvetlere 1000 deve veren Gindibu Arabi idi. Babil kitabelerinde Aribi, Arabu ve Urbî adlarına sık sık rastlanır. Bu kitabelerin içeriği, çoğunlukla deve ve çöl menşeli diğer eşya olan vergilerin Aribi ülkesine yapılan seferleri anlatır. Daha sonraki kitabelerin bazılarına Aribiler’in ve onların develerinin resimleri eklenmiştir. Aribiler’e karşı girişilen bu seferlerin fetih savaşları olmayıp itaatten ayrılmış göçebeleri Asuriler’e tabiiyet vazifelerini yerine getirmeye zorlamak amacıyla yapılmış yola getirme hareketleri olduğu açıktır. Bunlar Asuri sınır ülkeleri ve ulaşım hatlarının emniyetini sağlamak gayesine hizmet ediyordu. Kitabelerdeki Aribiler Arabistan’ın kuzeyinde, muhtemelen Suriye Çölü’nde yaşayan göçebe bir kavimdi. Asur kayıtlarında ayrıca zikrolunan Güneybatı Arabistan’ın mamur yerleşik medeniyeti bunun dışında kalıyordu. Aribiler’in Tevrat’ın son kitaplarında bahsi geçen Araplar olduğu kabul edilebilir. M.Ö. 530’a doğru, Arabaya terimi çivi yazılı Fars vesikalarında görülmeye başlar.

Klasik Çağ’ın en eski kaydına Aiskylos’ta rastlanır. Bu yazar, arabistanı Prometheus’ta sivri uçlu ok kullanan savaşçıların çıktığı uzak bir ülke olarak zikreder. Persler de, Kserkses ordusunun kumandanlarından biri olarak adı geçen Magos Arabos’un da Arap olması mümkündür. Arabia yer adını, ilk defa, Yunan metinlerinde buluyoruz. Heredotos ve ondan sonra birçok Yunan ve Latin yazarları Arabia ve Arap terimlerini yarımadanın tamamına ve Güney Arabistan, hatta NÜ Nehri ile Kızıldeniz arasındaki Doğu Mısır Çölü dahil olmak üzere, kıtanın bütün halkına yayarlar. Şu halde, Arabia teriminin bu zamanda Sami Dili konuşan kavimlerin oturduğu Yakın ve Ortadoğu’nun bütün çöl sahalarına yayıldığı sanılır. Sarazen terimi de, ilk kez Yunan Edebiyatı’nda kullanılmıştır. İlk önce eski kitabelerde görülen bu kelimenin, Sina Bölgesi’nde yaşayan bir çöl kabilesinin adı olması muhtemeldir. Bu terim Yunan, Latin ve Talmudi edebiyatlarında genel olarak göçebeler için kullanıldı; daha sonra, Bizans’ta ve Orta Çağ Avrupası’nda bütün Müslüman kavimleri için kullanılır oldu.            

    ” Kuzeyde ilk defa, M.S. 4. yüzyıl başlarına ait olup daha sonra klasik Arapça haline gelecek olan Kuzey Arap Dili’nde yazılmış en eski kayıtlardan biri olan Namara mezar kitabelerinde rastlanmıştır. Nebati Aramı harfleriyle Arapça yazılı kitabe Bütün Arapların Kralı İmru’l-Kays’ın ölümünü ve hayattayken yaptığı işleri anlatır. Lakin, kitabedeki ibareler, iddia olunan hükümdarlık nüfuzunun Kuzey ve Orta Arabistan göçebelerinden daha öteye yayılmadığını göstermektedir(Uygarlık Tarihinde Araplar, s.14, Bernard Lewis, Pegasus yayınl

 

ARABİSTANDA KURULAN  DEVLETLER

 

MAİNLER:Adını Yemendeki Main şehrinden alır .m. ö. 1400 ile 650 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Maîn Krallığı'nın merkezi San’a’nın doğusunda harabeleri bulunan Maîn şehri idi. Maînliler daha ziyade ticari hayata önem verirler, Arabistan mahsulleriyle Hindistan ve Çin’den gelen malları Mısır, Filistin ve Suriye’ye satarak büyük gelir elde ederlerdi.

SEBE  :Yemen'in doğusunda kurulmuş krallık,başkenti Marib'ti.Kokulu bitkilerin ticaretiyle para kazanıyorlardı. Tarihte "Sebe", büyük kabileleri de içine alan büyük bir Güney Arabistan kavmiydi.Sebeliler önce bir kabileydi sonra çevresine başka kabilleler toplandı.Romalıların deniz yoluyla Arabistan'a gelmesine kadar zenginlik içinde yaşadılar.Eski çağlardan beri bu Arap kavmi bütün dünyaca bilinirdi. M.Ö. 2500 tarihli Ur kitabelerinde bu kavimden Sebum diye bahsedilmektedir. Bundan başka Babil ve Asur yazıtlarında ve Kitab-ı Mukaddes'te de Sebelilerin birçok kez adı geçmektedir. (bkz. Mezmurlar 72-15, Yeremya 6:20, Hezekiel 27:22, 38:13, Eyub 6;19) . Yunan ve Roma tarihçileri ve coğrafya bilgini Theo-phrastus (M.Ö. 288) de,  bu kavimden   bahsetmektedirler. Bu kavmin yurdu bugün Yemen denilen Arabistan yarımadasının güneybatı köşesiydi. Yükselişi M.Ö. 1100 yıllarında başlamıştır. Davud ve Süleyman Peygamberler zamanında Sebeliler, zenginlikleriyle dünyaca meşhur bir kavimdi. Başlangıçta güneşe tapıyorlardı. Daha sonra, kraliçelerinin Hz. Süleyman zamanında imana gelmesinden (M.Ö. 965-926) sonra muhtemelen çoğu Müslüman oldu. Tarih, eski çağlarda Sebeliler arasında sadece bir tek Allah'a ibadet eden küçük bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucu Yemen'de bulunan kitabeler bu küçük unsurun varlığına işaret etmektedir. Yaklaşık olarak M.Ö. 650 yıllarına ait kitabeler, Sebe krallığı içinde, sadece Zu-semevi veya Zû-semâvi'ye (yani Rabb es-Sema! Göklerin rabbi) ibadete hasredilmiş evler bulunduğunu söylemektedir. Bazı yerlerde bu ilahtan Meliken zu-semavi (Göklerin sahibi olan Melik) diye bahsedilmektedir. Sebelilerin bu mirası Yemen'de yüzyıllarca yaşamaya devam etmiştir. M.S. 378 tarihli bir kitabede "İlah zu-semavi" (bu mabet, ilah zu-semavi'ye aittir) ifadesi bulunmaktadır. M.S. 465 tarihli bir kitabede şöyle bir ifade yer alır: "Bi-nasr ve riza ilah-in bel semin ve ardin (Göklerin ve yerin sahibi olan ilahın yardım ve rızasıyla) . M.S. 458 tarihli başka bir kitabede de Rahman kelimesi, bi-rıza Rahmanen (Rahmanın yardımıyla) şeklinde kullanılmaktadır.  

 

Sebe Melikesi, Güneş'e tapan bir kavim içerisinde yaşamasına rağmen, Hz. Süleyman'ın samimi bir üslup ile yazmış olduğu mektubundan, akılcı tavrından, güçlü hakimiyetinden ve ihtişamlı sarayından son derece etkilenmiş, ve tüm bunlar onun iman edip Müslüman olmasına vesile olmuştur. Kuran'da Sebe Melikesi'nin Allah'a teslim olduğunu şöyle ifade ettiği bildirilmektedir:Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Neml Suresi, 44)

 

        Fakat zamanı tam tesbit edilemeyen daha sonraki bir dönemde tekrar Elmaka (ay tanrısı) , Ester (Venüs) , Zat Hamim, Zat Bed'an (güneş tanrısı) Hermeten veya Herimet gibi birçok tanrı ve tanrıçaya tapmaya başladılar. Baş tanrıları Elmeka'ydı. Krallar onun temsilcisi olarak memlekette hüküm sürüyorlardı.  Yemen'de yapılan kazılar sonucu her tarafta bu tanrılar için özellikle de Elmaka için mabedler yapıldığını ve her önemli olayda bu tanrılara kurbanlar sunulduğunu gösteren birçok yazıtlar ortaya çıkarılmıştır.Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucunda, bu kavmin tarihine ışık tutan yaklaşık 3000 kadar kitabe bulunmuştur.  

     M.Ö. 115-M.S. 300: Bu dönemde Sebe krallığı, Sebe kavminin ileri gelen kabilelerinden biri olan Himyerilerin yönetimi altına girdi. Onlar Me'arib'i bırakıp, daha sonraları Zafar diye bilinen Reydan'ı başkent yaptılar Aynı dönemde krallığın bir bölümü için ilk defa Yemenet ve Yemenat kelimeleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime daha sonraları Yemen'e dönüşmüştür.

        M.S. 300'den İslamın doğuşuna kadar olan dönem  Sebelilerin çöktüğü dönemdir. Bu dönemde Sebeliler, dış müdahalelere meydan bırakan iç savaşlara dalmışlardı. Bu, onların ticaret ve tarımlarının gerilemesi, hatta siyasal özgürlüklerinin bile kaybedilmesi ile sonuçlandı. Himyeriler ve diğer kabileler arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanan Habeşiler, Yemen'i işgal ettiler ve M.S. 340'tan M.S. 378'e kadar yönettiler. Daha sonra siyasal özgürlüklerini kazanmalarına rağmen büyük Me'arib barajında çatlaklar görülmeye başladı. (450-451 miladi) . Gerçi bundan sonra Ebrehe dönemine dek baraj tamir edildi, fakat ne dağılan insan topluluklarını geri getirebildi, ne de bozulan tarım ve sulama sistemi eski haline döndürülebildi. M.S. 523'te Yemen'in Yahudi kralı Zu-Nuvas Necran Hıristiyanlarını katletti. Kur'an-ı Kerim'de bu olaya Ashab-ı Uhdud diye değinilmektedir. (Büruc:4) Bunun intikamını almak için Habeşistan'daki Hıristiyan krallığı Yemen'i işgal etti ve bütün toprakları ele geçirdi. Daha sonra Yemen'in Habeşli yöneticisi Ebrehe, Kabe'nin merkezi durumuna bir son vermek ve bütün batı Arabistan'ı Bizans-Habeş etkisi altına almak için, Hz. Muhammed'in (s.a) doğumundan bir kaç gün önce, M.S. 570 veya 571'de Mekke üzerine yürüdü. Habeşistan ordusu, Kur'an'da Ashabü'l Fil adı altında anlatıldığı şekliyle tamamen helak oldu. En sonunda M.S. 575'de Yemen, İran'lıların eline geçti. Yemen meliki Bazan, İslamı kabul edince onların yönetimi de M.S. 628'de sona erdi. 

            Sebe halkı zenginliğini iki şeye borçluydu: Tarım ve ticaret. Tarımlarını, daha önceden Babil hariç hiçbir yerde bilinmeyen bir sulama sistemi ile geliştirmişlerdi. Ülkelerinde doğal akarsular yoktu, yağmurlu mevsimlerde tepecikler arasına inşa ettikleri setler sayesinde küçük gölcüklerde su toplanır ve ülkenin her tarafında yapılan bu gölcüklerden tarlalarına su taşımak için kanallar inşa ederlerdi. Bu, Kur'an'da da değinildiği gibi bütün ülkeyi verimli bir bahçe haline getirmişti. En büyük su deposu, Me'arib yakınındaki Cebel Belek'in girişine inşa edilen baraj sayesinde biriken göldü. Sebeliler Bin yıldan fazla Doğu ile Batı arasındaki ticaret araçlarını tekellerinde tuttular.Bunun yanısıra Sebeliler, büyük revaç bulan parfümler üretiyorlardı. Bu uluslararası ticaret için iki önemli yol vardı: Kara yolu ve deniz yolu. Deniz ticareti bin yıldan fazla Sebelilerin kontrolünde kaldı, çünkü Kızıldeniz'in esrarengiz muson rüzgarlarını, dalgalarını, kayalıklarını, emin limanlarını sadece onlar biliyorlardı ve başka  hiçbir kavim bu tehlikeli sularda denizcilik yapmayı göze alamıyordu.     kara yolu boyunca birçok Sebe kolonisi kurulmuştur. Bu kolonilerin (yerleşim bölgesi) işaretlerine bugün hâlâ Sebe ve Himyeri kitabelerinin bulunduğu bu yol üzerinde rastlanmaktadır.    

             Bir zamanlar Yunanlılar ve Romalılar bu kavmin efsanevi zenginliğini duyup kıskanırlardı. Strabe şöyle diyor: "Sebeliler altın ve gümüş kaplar kullanıyorlardı, evlerinin tavanları, duvarları ve kapıları bile fildişi, altın, gümüş ve değerli taşlarla süslüydü." Pliny şöyle der: "Roma'nın ve İran'ın bütün zenginlikleri Sebelilerin ellerine akıyor. Onlar bugün dünyanın en zengin halkı ve verimli toprakları, bahçeler, bitkiler ve hayvanlarla dolu." Artemidorus ise şöyle der: "Bu insanlar lüks içinde yüzüyorlar. Yakacak olarak tarçın ağacı, sandal ağacı ve başka güzel kokulu ağaçlar yakıyorlar." Aynı şekilde Yunan tarihçileri de Sebelilerin sahip olduğu sahillerden geçerken gemilerin içinden bile bu toprakların güzel kokusunu duyan yolculardan bahsederler. Tarihte ilk defa Sebeliler bir gökdelen inşa etmişlerdir. San'a'da bir tepenin üzerine inşa edilen ve Gumdan kalesi denilen bu gökdelenin Arap tarihçilerine göre yirmi katı vardı  . 

                             Kur’an’da anlatılan birçok kıssanın mekanı da Yemendir .  Sebe kraliçesi Belkıs’ın ülkesi Ma’rib, başkent Sanaa’ya üç saat uzaklıkta. Sebe suresine ismini veren Sebeliler, yine Ma’rib’de yaşamışlar. Kurdukları muazzam baraj yıkılınca, ülkeleri helak olmuş. Yine Hz. Hud, Yemen’deki Ahkaf çöllerinde hakimiyet kuran Ad kavmine gönderilmiş. Ahkaf, Yemen’in Hadramevt bölgesinde. (Gözden kaçıranlar için hatırlatayım, Kur’an’da “Benzeri asla meydana getirilmedi.” diye anılan meşhur İrem bağları, Ad kavminin eseridir). Fil Suresi’nde feci akıbeti anlatılan Ebrehe, Yemenli. Ayrıca, Buruc Suresi’nde zulmünden bahsedilen Himyeri Kralı Zu-Nuvas da Yemen’de hakimiyet kurmuş. Yine, Kur’an’da kendilerinden bahsedilen Tubba kavmi, Yemen’de yaşamış. Yemenliler arasında Livau’l-Ahdar (Yeşil Sancak) olarak adlandırılan bugünkü İbb şehri, Tubbalıların merkeziymiş.

HİMYERÎLER:Romalılarca Homerite Krallığı olarak adlandırılan antik krallık.Kahtânî Araplarından olan Himyerîler, başlangıçta,sonraları Zafâr adıyla bilinen Reydân’da oturuyorlardı. Daha sonra Sebelilere karşı galibiyet elde edip,onların topraklarını hakimiyet altına aldılar.Maînliler ve Sebelilerin aksine savaşçı bir millet olan Himyerîler,İranlılarla ve Habeşlilerle mücadele etmişlerdir.Himyerî krallarından bazıları,kuvvetli ve kudretli anlamına gelen“tubba’ ”lakabıyla anılırlar.Himyerîler m. ö. 115 ile m. s. 525 tarihleri arasında hüküm sürmüşlerdir.  Himyerîler, IV. yüzyılın ortalarında, yarım yüzyıla yakın Habeş hakimiyetini kabul etmek zorunda kaldılar. Fakat 374 yılında tekrar bağımsızlıklarına kavuştular. Bu sırada bölgede Yahudilik ve Hristiyanlık rekabet halinde bulunuyordu. Hristiyanlık, bölgede Habeşlilerin kurdukları geçici hakimiyet döneminde IV. yüzyılda buraya girdi. Roma İmparatorluğu'nun 395 yılında ikiye bölünmesinden sonra Doğu Roma (Bizans) imparatorları siyâsî nüfuz ve ticârî faaliyetlerini genişletmek amacıyla Hristiyanlığı Arap Yarımadası'nda yaymak için büyük çaba sarfettiler. Bu amaçla Aden ve Necran taraflarına papazlar gönderdiler ve Necran'da bir de manastır yaptırdılar.

 

                Yahudilik ise tüccarların kuzeye yaptığı seyahatlerde Yahudilerle ilişkileri sonucu Yemen’e girdi. Hatta Himyerî kralı Zûnüvâs Yahudiliği kabul etti ve Yosef adını aldı. Arap Yarımadası'ndan Hristiyanlığın kökünü kazımak için Necran üzerine yürüdü. Zûnüvâs, yerli Hristiyanların Hristiyan Habeşlilerle siyâsal bütünleşme arzusu taşıdığına inanıyor, hepsini vatan haini sayıyordu. O nedenle Necranlıları, Hristiyanlığı terke ve Yahudiliği kabule zorladı. Kabul etmeyenleri Uhdûd adı verilen içi ateş dolu çukurlara atarak diri diri yaktı. Başkanlarını öldürdü, mallarını, yağmaladı, İncilleri yaktı ve kiliselerini yıktı. Kur’an-ı Kerim’in Bürûc Sûresi'nde bu olaya işaret edildiği kabul edilir. Şayet Bürûc Sûresi’nde işaret edilen bu olay ise, hendeklere doldurulup yakılan bu Hristiyanların tevhid inancına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Çünkü adı geçen sûrede bu kimseler “mü’minler” olarak tavsif edilmekte ve onlardan “Allah’a inandıkları için intikam alındığı” bildirilmektedir. İslâm'ın doğduğu sırada Himyerî melikleri mahallî küçük emirlikler halinde varlıklarını sürdürüyorlardı.

 

Yemen’de Habeş Hakimiyeti: Zûnüvâs’ın katliamından kurtulan bir şahıs, Habeş hükümdarına giderek felaketi haber verdi ve ondan yardım talep etti. Habeş hükümdarı, içinde meşhur Ebrehe’nin de bulunduğu yetmiş bin kişilik bir orduyu Zûnüvâs üzerine gönderdi. Yapılan savaşta Zûnüvâs yenildi ve atını denize sürerek intihar etti veya kaçmak isterken denizde boğuldu (525). Onun ölümüyle Himyerî Devleti de son buldu. Eryât, Yemen’i istila ederek burayı Habeşistan’a bağlı bir eyalet haline getirdi; böylece yaklaşık elli beş yıl devam edecek olan Habeş hakimiyeti başlamış oldu. Bu suretle Yemen’e kurtarıcı olarak gelmiş olan Habeşliler istilacı olarak kaldılar. Ancak, bununla birlikte, yukarıda da söylendiği gibi Himyerî melikleri Hz. Peygamber zamanına kadar mahallî küçük emirlikler halinde varlıklarını korumuşlardır.

 

Bu arada Eryât ile Ebrehe arasında anlaşmazlık çıkması sonucu halkın desteğini de sağlayan Ebrehe, Eryât’ı öldürerek Yemen’in idaresini eline geçirdi (537). Habeş hükümdarı yeni bir iç savaşa meydan vermemek için, kendisine bir mektup yazarak itaatını arzeden Ebrehe’nin Yemen valiliğini onayladı. Ebrehe, San’a’da meşhur Kulleys tapınağını yaptırarak bütün Arapların burayı ziyaret etmesini istedi. Onun bu hareketi Arapların tepkisine yol açtı; Kinâne kabilesinden bir şahıs tapınağa girerek pisledi. Buna kızan Ebrehe, Kâbe'yi tahrip etmek gayesiyle önünde filler bulunan bir orduyla Mekke üzerine yürüdü. el-Muğammes denilen yerde karargâh kurdu. Ebrehe ile Kureyşliler arasındaki görüşmeler burada yapıldı. Ebrehe’nin süvarileri Mekke'ye kadar sokularak Kureyş'in ve diğer kabilelerin mallarını yağmaladılar; bu arada Hz. Muhammed (s.a.s.)'in dedesi olan Abdülmuttalib’in de iki yüz devesini götürdüler. Kureyş, Hüzeyl, Kinâne ve diğer bazı kabileler birleşerek Ebrehe’ye karşı savaşmayı düşündülerse de başa çıkamayacaklarını anlayınca vazgeçtiler. Bu arada Ebrehe, Abdülmuttalib’le görüşmek istediğini bildirdi. Abdülmuttalib, Ebrehe’ye gelerek el konulan develerini istedi. Ebrehe onun bu tutumunu hayretle karşıladı. Fakat Abdülmuttalib kendisinin develerin sahibi olduğunu, Kâbe’nin de koruyacak bir sahibi bulunduğunu söyledi; Ebrehe’nin huzurundan ayrılarak doğruca Kâbe’ye gitti ve Allah’a dua etmeye başladı.Kâbe'yi tahrip etmekten vazgeçmesi için yapılan bütün teklifleri reddeden Ebrehe, ordusuna hücum emri verdi. Ancak ordunun önünde bulunan büyük fil yerinden kımıldamadı. Ordunun büyük bir kısmı, Kur’ân-ı Kerim’de[10] de belirtildiği gibi akın akın gelen ve başlarına taş yağdıran Ebâbîl kuşları tarafından imha edildi. Canını zor kurtaran Ebrehe, yaralı olarak Yemen’e döndü ve kısa süre sonra da öldü (571).

 

Yemen bölgesinde Yahudilik ve Hristiyanlık halkın tümü tarafından benimsenmemiştir. Nitekim halkın çoğu İslâm'ın doğuşuna dek putperest olarak kalmıştır. Bazı kabilelerin özel putları mevcuttu. Şu kadar var ki Kâbe kutsal bir yer olarak tanınıyor ve hac mevsiminde ziyaret ediliyordu.

 

 

YEMEN’DE SÂSÂNÎ HAKİMİYETİ: Ebrehe’nin ölümünden sonra yerine geçen oğullarının halka zulmetmeleri üzerine Himyerî krallık ailesinden Seyf b. Zûyezen, Sâsânî hükümdarı Enûşirvân’dan yardım istedi. Enûşirvân’ın, gönderdiği ordu, Yemen’de Habeş hakimiyetine son vererek Seyf b. Zûyezen’i iktidara geçirdi. Bu arada Abdülmuttalib b. Hâşim başkanlığında bir Kureyş heyeti de Seyf b. Zûyezen’i tebrik etmek maksadıyla Mekke'den Yemen’e gitti. Sâsânî ordusunun Yemen’den çekilmesinden hemen sonra Seyf b. Zûyezen, bir Habeşli tarafından öldürüldü. Bunun üzerine Enûşirvan, aynı komutanın idaresinde bir ordu daha gönderip, bu defa Yemen’i Habeşlilerin elinden tamamen alarak Sâsânîler’e bağlı bir vilayet haline getirdi. Vehriz, Sâsânî valisi olarak bölgede Kisrâ adına vergi topladı. Vehriz’den sonra San’a’da sırasıyla Merzubân, Teynücân, Hürre Hüsrev ve Bâzân adlı kişiler valilik yaptılar. Böylece Yemen’deki Sâsânî idaresi elli yıl kadar devam etti. Yemen’de Sâsânîlerin son, İslâm devletinin ilk valisi olan Bâzân, 7/629 yılında İslâmiyet'i kabul etti ve Hz. Peygamber'in bir valisi olarak bölgede görevini sürdürdü.

     Malikî mezhebinin kurucusu   İmam Malik Himyeriler´den bir hükümdar ailesine mensuptur

        Kuran-ı kerimde Yemen'den söz ediliyor. Muaz b. Cebel’in Hicret’in dokuzuncu yılında vali ve muallim olarak tayin edildiği Yemen, çeşitli hadislerde “hikmetin vatanı” olarak anılıyor. İslam davasını Hz. Peygamber’in en yakınında omuzlayan birçok sahabe de Yemenli. Ammar b. Yasir, Ebu Hureyre, Ebu Musa el-Eşari, bunların en meşhurları. İmam Şafii’nin annesi Yemenli. İmam Malik, Yemen asıllı. İmam Hanbel’in de uzun bir zaman Yemen’de ders okuduğu biliniyor.

YEMENİN  MÜSLÜMANLAŞMASI

Yemen'e İslâm, Resulullah (a.s.)'ın sağlığında girmiştir. Resulullah (a.s.) Medine'de İslâm devletini kurduğunda Yemen İran nüfuzu altındaydı ve İranlılar o dönemlerde Bâzân adlı bir kişiyi Yemen valisi olarak tayin etmişlerdi. Aslen İranlı olan bu kişi Resulullah (a.s.)'ın davetiyle Müslüman olmuş ve İslâm devleti onu Yemen valiliğinde tutmuştur. H. 9 (M. 631) yılında Bâzân'ın vefat etmesi üzerine Resulullah (a.s.) onun yönetimi altındaki bölgeleri Bâzân'ın oğlu Şehr, Ebu Musa el-Eş'ari (r.a.), Yâli ibnu Umeyye ve Muaz ibnu Cebel (r.a.) arasında paylaştırdı. Hz.Muaz Bin Cebel   Ashab-ı Kiram arasında,  yumuşak huyluluğu, hayâsı, cömertliği ile tanınırdı. Hz. Muâz hafızdı, Kur'anı güzel okurdu. Sevgili Peygamberimiz: "Kur'an'ı dört kişiden öğrenin: Abdullah bin Mes'ûd, Ubey bin Kâ'b, Muâz bin Cebel ve Ebu Hûzeyfe'nin âzadlısı Sâlim" buyururdu. Hz. Muâz, sahabenin alimlerindendi, dinde ince anlayış sahibiydi. Daha Resulullah'ın sağlığında fetva vermeye başlamıştı. Efendimiz ondan bahsederken; "Ümmetim içinde helâl ve haramı en iyi bilen Muâz bin Cebel'dir" buyururdu. Allah Resulü Hz. Muaz'ı hicretin dokuzuncu yılında İslâm'ı anlatmak ve Kur'an-ı ezberletmek üzere, Yemen'e gönderdi. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber'le aralarında geçen konuşmayı Hz. Muâz şöyle anlatır: "Allah Resulü beni Yemen'e gönderirken şöyle buyurdu: "Sana bir mesele sorulduğunda ne ile hükmedeceksin?" Ben: "Allah'ın kitabı Kuran'la" diye cevap verdim. "Eğer Allah'ın kitabında bulamazsan ne ile hükmedeceksin?" dedi." "Allah Resulü'nün sünneti ile dedim. Eğer onda da bulamazsan?" dediğinde: " O zaman Allah ve Resûlü'nün hükümlerine göre re'yimle ictihat eder, karar veririm, diye cevap verdim. " Bunun üzerine Peygamber Efendimiz çok memnun oldu. Mübârek elini onun sadrına vurarak şöyle buyurdu: "Allâhü Taâla'ya hamd olsun ki elçisinin elçisini, O'nun râzı olacağı şeye muvaffak kıldı." Ve Yemenlilere, “size ashâbımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir kimseyi gönderiyorum” diye bir de mektup yazdı. Ona şu tavsiyelerde bulundu: "Ey Muâz! Ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun. Cennet'in anahtarı nedir? diye sorarlarsa: "Lâ ilâhe illallah'tır" de. Yâ Muâz, dâima alçak gönüllü ol, hilimle (yumuşaklıkla, akla uygun olarak) hükmet. Cenab-ı Hak, sende samimiyet görürse yardımını ihsan eder, muvaffakiyet verir. Eğer içtihâddan âciz kalırsan meseleyi tahkik edinceye kadar hüküm verebilmek için bekle, yahut meseleyi bana bildir. Nefsinin arzularına uymaktan çekin. Nefsin arzuları insanı Cehennem'e götürür. Halka merhamet ve şefkatle muamele et. Yâ Muâz! Onları Allah'tan başka İlah olmadığına ve benim Allah'ın Resulü olduğuma şehadete çağır. Eğer bunu kabul ederlerse, Allah'ın kendilerine bir günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ederlerse, zenginlerden alınıp fakirlere verilmek üzere, kendilerine zekâtın farz kılındığını bildir . Ey Muâz! Belki bu son görüşmemiz olabilir. Allah seni dinde başarılı kılsın ve sana hidâyet nasip etsin; önünden, arkandan, sağından, solundan, yukarıdan veya aşağı tarafından gelebilecek her türlü belâ ve musibetlerden korusun. Senden, insanların ve cinlerin kötülüklerini uzaklaştırsın. Ey Muâz, belki mescidimi ve kabrimi ziyaret edersin" deyince Hz. Muâz beyninden vurulmuşa döndü, kolu kanadı kırıldı, gözleri yaşla doldu, âdeta orada yığılıp kaldı. Değil Yemen'e gitmek, yerinden kalkmaya dahi mecali kalmadı.

     Resulullah (a.s.), h. 9 yılında da Hz. Ali (r.a.)'yi halkını İslâm'a davet etmesi için Yemen'e gönderdi. Hz. Ali (r.a.)'nin daveti etkili oldu ve Yemen halkı kitleler halinde İslâm'a girdi. Resulullah (a.s.)'ın sağlığında Yemen'de Abhele el-Esved el-Ansi adlı bir kişi peygamberlik iddiasında bulundu ve kendi kabilesini etrafına toplamayı başardı. Etrafına topladığı insanlarla Yemen'in önemli bir kısmını işgal etti. Yukarıda sözü edilen eski Yemen valisi Bâzân'ın oğlu ve Resulullah (a.s.) tarafından Yemen'in bir bölümünün idaresi kendisine verilmiş olan Şehr'i öldürdü. Bu kişi daha sonra zorla kendine eş yaptığı Merzebâne adlı kadının bazı yakınlarıyla birlikte düzenlediği bir komplo sonucu öldürüldü ve etrafına topladığı kişiler de dağıldı. Yemen 820'ye kadar halife tarafından gönderilen valilerce yönetildi. 820'den sonraki Yemen tarihi biraz karışıktır. Bu tarihten sonra ülkenin değişik bölgelerinde değişik yönetimler kurulmuştur.  820'de Yemen'in bir bölümünde Şiiliğin bir kolu olan Zeydiyye mezhebini benimsemiş Ziyadiler yönetimi kuruldu.  Yemen'de Müslümanların % 55'ini Şiiliğin ehli sünnete en yakın mezhebi olan Zeydiyye mezhebi mensupları oluşturur. Zeydilerin kendilerine özel bir hiyerarşik sistemleri vardır. Onların da başlarında imamları olur. Ancak Zeydilerdeki imamlık sistemi Caferilerdekinden farklıdır. Zeydiler ayrıca Caferilerden farklı olarak Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.)'in halifeliklerine karşı çıkmazlar. Onlar sadece Hz. Osman (r.a.)'ın halifeliğine karşı çıkar ve Hz. Ömer (r.a.)'den sonra halifelik hakkının Hz. Ali (r.a.)'de olduğunu ileri sürerler. Bunun yanı sıra Zeydiler sünnilerin yönetimine tabi olmaya karşı çıkmazlar. Ziyadiler, Abbasilere tabi özerk bir devlet kurmuş ve 1022 yılına kadar iktidarlarını sürdürmüşlerdir. Ancak Ziyadiler Yemen'in tamamına hükmedemediler. San'a çevresine 861 - 997 yılları arasında Ya'furiler hükmettiler. Yafuriler sünniydiler ve onlar da Abbasiler'e tabiydiler. Yafurilerin bölgeleri kısa bir süre Karmatilerin eline geçti. 997'de Ressiiler Yafuri devletini ortadan kaldırdılar. Ressiler Yemen'in Sa'de çevresinde yönetim kurmuşlardı. Zeydiyye mezhebinden olan Ressiilerin saltanatı 1300 yılına kadar sürdü. Yukarıda zikredilen Ziyadiler yönetiminin 1022'de yıkılmasından sonra onların bölgelerinde Neccahiler yönetimi kuruldu. Neccahiler sırasıyla Abbasiler, Selçuklular ve Fatımiler'e tabi olarak Yemen'in bazı bölgelerinde 1159'a kadar hüküm sürdüler. 1038'de San'a'nın batısındaki Mesar şehrini başkent edinen Sulayhiler yönetimi kuruldu. Fatımiler'e tabi olan ve Şiiliği benimseyen Sulayhilerin saltanatı 1099'a kadar sürdü. 1099'da San'a ve çevresinde Hemdaniler yönetimi kuruldu. Sırasıyla Fatımiler'e, Selçuklular'a ve Eyyubiler'e tabi olan Hemdaniler yönetimi 1174'e kadar ayakta kaldı. Hemdanilerin çoğunluğu Zeydi, bazıları da İsmailiyye şiasındandı. 1159'da Zebid ve çevresinde Mehdiler yönetimi kuruldu. Harici olan Mehdilerin saltanatı 1174'e kadar sürdü. Mehdiler önce Fatımiler'e sonra Eyyubiler'e tabi oldular. Zebid ve çevresinde 1229 - 1454 yılları arasında sünni olan Resuliler hüküm sürdüler. Resuliler de önce Eyyubiler'e sonra Memlükler'e tabi oldular. 1446 - 1538 tarihleri arasında Yemen'in büyük bir kısmı üzerinde Tahiriler hüküm sürdüler.

 

 

OSMANLILAR  YEMENDE

1517'den sonra Yemen'e Osmanlılar girdiler. Osmanlılar Yemen şehirlerini tek tek ele geçirerek 1538'de de Tahiriler yönetimine son verdiler. Yemen'in Osmanlıların eline geçmesinden sonra buradaki Zeydi imamların dini otoriteleri devam etmiştir. Bununla birlikte Zeydiler zaman zaman Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmalar düzenlediler. Sultan Yavuz Selim, Avrupalı sömürgecilerin ve bilhassa Portekizlilerin İslam alemi ile ilgili niyetlerini çok iyi biliyordu. Onların nihai hedefleri Mukaddes Topraklar; kalbinin attığı Mekke ve Medine idi. Sultan Selim 1517’de Habeşistan’ı yani Etiyopya’yı fethetti ve Kızıldeniz’e ulaştı. Yemenliler 16. asırdan beri Portekiz ile harp halindeydiler. Portekizliler güçlü deniz kuvvetleri ile Pasifik Denizi’nin hükümranı idiler. Cidde’yi ve Mekke’yi işgal etmeye hazırlanıyorlardı. İşte Mısır’ın ve Etiyopya’nın Osmanlı tarafından fethedilmesinin arkasında Portekizlilere karşı yapılacak mücadele yatmaktaydı. Onun için Portekizlilere karşı Etiyopya Valisi Ahmet Paşa zamanında Selman Reis’in vazifelendirildiğini görüyoruz. Selman Reis, Portekizlilerin elinde bulunan adaları fethetti ve Yemen’i de Osmanlı idaresi altına almaya çalıştı.   Mısır Sultan’ ı Emir İskender’ i Yemen Valisi olarak atamıştı. Yavuz Sultan Selim’ in 1517 de Mısır’ı fethettiğini duyan Emir İskender Sanalıları Camii Kebir’ de toplayarak Mısır’ın Osmanlı tarafından fethedildiğini dolayısıyla Yemen’inde Osmanlı mülkü olduğunu ve Yemen halkının da Osmanlı tebasına geçtiğini söyleyip biat ettirmiş ve Yavuz Sultan Selim için camilerde hutbe okutmuştu. İşte Osmanlı ile  Yemen arasında bir bağ yaratan ilk tarihi hadise bu hutbe olmuştur. Osmanlı’nın bu bölge ile ilgili politikasında önemli bir rol oynayan başka bir isim Etiyopya komutanı Hadim Süleyman Paşa’dır. Onun bu bölgeyi kontrol altında bulundurmak için planları vardı ve 80 gemilik bir filo düzenlemişti. Batı Hindistan sahilindeki bazı Müslüman devletler Portekiz’e karşı Osmanlı’dan yardım ve koruma istiyorlardı. Osmanlılar da bu bölgeyi, kolonileştirmeye çalışanlara, sömürgecilere karşı korumaya çalışıyorlardı. Zaten o zamanlar sömürgeciliğin keşif kolu olan misyonerler, çoktan Etiyopya’ya girmişlerdi.

        Osmanlı ve Portekiz arasındaki savaş yıllarca devam etti. Yemen’e ve Hindistan’a yapılan saldırılardan sonra Etiyopya Valisi Hadim Süleyman Paşa, Özdemir Bey’i, Nil boyu güneyi korumakla görevlendirdi. Özdemir Bey, İbrahim Bey, Magrak ve Say’ın kalelerini fethetti. Hatta Say’da güney müttefikleri korumak gayesi ile büyük bir kale inşa ettirdi. Sevakin halkının ileri gelenleri bu önemli limanı Özdemir Bey’e teslim ettiler. Portekiz’in Etiyopya halkına karşı giriştiği provokasyonlardan dolayı Ahmet bin İbrahim 1527’de savaş ilan edildi. Osmanlı yardımlarıyla büyük bir başarı sağladı. Bu başarı Kanuni Sultan Süleyman’ı çok sevindirdi ve onu ‘Habeş vilayetinin sultanı’ diye isimlendirdi. Seneler süren savaşlardan sonra Piri Reis 1552’de görüyoruz ve Seydi Ali Reis de. Kanuni Sultan Süleyman, Özdemir Paşa’yı bu bölgede yeni bir şehir kurmakla görevlendirdi. Özdemir Paşa, Yemen valisi oldu. Bu yüzden aynı zamanda Etiyopya’nın seraskeri oldu ve 1555 yılında Etiyopya vadisi kuruldu. Özdemir Paşa’ya 140.000 altın bütçe olarak verdi. Özdemir Paşa bu bölgede pek çok savaşa girdi. 1560 senesinde vefat etti. Yerine oğlu Osman geçti ve mücadeleye devam etti. Kimdir  bu  Özdemir  Paşa ?

DOĞU AFRİKA FATİHİ ÖZDEMİR PAŞA     

Özdemir Bey, Mısır’daki Memlûk Türk beylerindendi. Yavuz tarafından Mısır’ın Osmanlı idaresine geçmesiyle o da Osmanlı ordusuna katıldı ve vali Süleyman Paşa’nın hizmetinde Sancak Beyi (Tümgeneral) rütbesine yükseldi. Bu vazifedeyken, 1541 senesinde emrindeki kuvvetlerle güneye ilerleyerek önce Sudan, sonra Habeşistan, Eritre, Somali topraklarını fethetti. Bu ülkelerin kralları Osmanlı tâbiyetini tanıdılar. Buraların ahalisi putperest idi. İslamiyeti bu insanlara ilk tanıtan Özdemir Paşa oldu. Kısa bir zaman içinde, bazı Hıristiyan Habeş kabileleri dışında bu memleketlerin ahalisi tamamen Müslüman oldu. Özdemir Paşa’nın bu başarıları padişaha kadar ulaştı. Kanuni Sultan Süleyman Han, onu İstanbul’a davet ederek görüşmek istedi. Sevimli, zeki, konuşkan ve yüksek bir terbiye ve edeb sahibi olan Özdemir Paşa’yı çok sevdi ve ona Beylerbeyi (Orgeneral) rütbesini verdi. Bir süre İstanbul’da kalan Paşa, bu zaman zarfında padişah ile bir çok defa, hem de bir dost muamelesi görerek sohbet etti. Kanuni’ye, Afrika’nın stratejik önemini, buralarda Portekiz donanmasının görülmeye başladığını, eğer Osmanlı devleti olmazsa, hristiyanlığın yayılabileceğini padişaha anlattı. Kanuni de onu “Habeşistan Beylerbeyi” tayin ederek tekrar Afrika’ya gönderdi. Böylece Afrika’da yeni bir Osmanlı eyaleti kuruluyordu. Özdemir Paşa Afrika’ya dönünce, eyaletinin merkezini Eritre’deki Musavva limanına kurdu. Paşa sarayı ile camiini yaptırdı. Türbesi de bu caminin avlusundadır ve bugün de hâlâ mevcuttur. Daha sonra fetihlerine devam ederek, bugünkü Uganda’yı ele geçirdikten sonra Kenya ve Tanzanya sahilleri boyunca güneye doğru ilerledi ve buralarda da İslamiyeti yaydı. Ayrıca Portekiz hücumlarından korumak için de bir çok kaleler inşa etti. Bunlardan, Somali’nin doğu ucunda, Hind Okyanusuna hakim bir tepede kurulu Zeyla kalesi, ihtişamlı görünüşü ile görenleri hayrette bırakırdı. Özdemir Paşa vefat edince, Musavva şehrinde yaptırdığı caminin avlusuna defnedildi ve üzerine türbe yapıldı. Yerine oğlu Osman Paşa, Kanuni tarafından Habeşistan Beylerbeyi tayin edildi. O da babasının izini takip etti ve güneydeki Mozambik’e kadar Doğu Afrika sahillerine Portekizlileri sokmadı. Bu topraklar tam 250 sene Osmanlı idaresinde kaldıktan sonra, 1800 ’lerin başından itibaren İngilizlerin eline geçti. Özdemir Paşa’nın Eritre’deki merkezi olan Musavva şehri ise, 1890 yılında hâlâ bir Osmanlı beldesiydi.

İSYANLAR

          Yemen tarihin hiçbir kesiminde fethedilememiştir. Şehare mıntıkası denilen ve imamlara isyan karargahı olan  yerler hiçbir ordu tarafından zaptedilmemiş  yerlerdir. Bundan başka Yemen tamamen zapt olunsa bile ordunun  geçtiği yerlerde ilk fırsatta isyan ve savaş tekrar başlardı. Yemen’in tabiat ve hasleti böyle olunca Osmanlı İmparatorluğu ömrünün sonuna kadar Yemenle uğraşmıştı. Bu sırada Yemen’de Zeydî İmâmı Mutahhar’ın ayaklanması ortaya çıktı. Kısa zamanda bu ülkenin hemen tamâmı isyâncıların eline geçti. Mutahhar sâhile kadar inip Muhâ’yı aldı. Osmanlı kuvvetleri Zebîd’de zorlukla tutundular. İmâm Mutahhar, Zebîd’i de sıkıştırmaya başlayınca, Osmanlı birlikleri çok kötü bir vaziyete düştüler. Bu durum üzerine Yemen’e önce Özdemiroğlu Osman Paşa ve ordudan Koca Sinân Paşayı serdâr olarak gönderen Selim Han, Yemen’in yeniden devlete bağlılığını sağladı.

 

             Kanuni zamanında imam Mutahhar Yemen Fatihi ÖZDEMİR paşaya kök söktürmüş Kanuni de Özdemir Paşa ya takviye kuvvet gönderdiği gibi imam Mutahhara da 4-5 sayfalık bir ferman yazmıştır. İmam Mutahhar Kanuni’ nin fermanına ve akıbetinin ölüm olacağını bildiren kati ifadeli bu tehdide ehemmiyet vermemiş, devleti uzun yıllar uğraştırmıştır.

              18. yüzyılın sonlarına doğru Portekizli, Fransız ve İngiliz sömürgeciler Yemen'i ele geçirmek için bazı saldırılarda bulundular. Ancak Osmanlı güçleri bunlara pek fırsat vermediler. Bunun üzerine İngilizler 19. yüzyılın başlarından itibaren Aden Körfezi'nde deniz güçlerini artırdı, 1839'da da Aden'i işgal ettiler. Burayı üs edinen İngilizler daha sonra Güney Yemen olarak bilinen bölgeyi işgal ettiler. Kuzey Yemen ise herhangi bir Avrupa ülkesinin sömürgesi durumuna düşmeden 30 Ekim 1918'e kadar Osmanlı yönetiminde kaldı. Bu tarihte de bağımsız oldu. Türkiye Lozan anlaşmasında Kuzey Yemen'in bağımsızlığını ve Güney Yemen'in İngiliz işgaline geçmesini resmen tanıdı.

      Süveyş kanalının açılışından sonra 1870 de Asir’ de  Mehmet bin Ayz adı ile türeyen bir emir’ in Yemen de ki Türk hakimiyetini söküp atmak için harekete geçmesi üzerine İstanbul işi ciddiye alarak Redif  paşa komutasında 17 tabur ve Mısır’ dan yirmi bin kişilik bir kuvvet gönderdi. Sonra Gazi Muhtar Paşa komutayı alıp isyanı bastırmıştı 

           Yemen'de halkın İmamların saflarına geçmelerinin nedenleri; Yemen'e gönderilen yöneticilerin cehaleti, merkezi hükümetle iyi olmayan ilişkileri, yabancılarla içli-dışlı olmaları, ye

171
0
0
Yorum Yaz