13 06 2011

BİR TARİHE BÖYLE KIYMIŞLAR

    Sirkeci'de Merzifoni Kara Mustafa Paşa Camii, Balaban Mescidi, Çamlıca'da Şeyh Selami Ali Efendi Camii, Göksu Camii, Aksaray'da Oruç Gazi Camii, Pirizat Hatun Camii, Deniz Abdal Dergahı, Topkapı'da Şiri Merd Çavuş, İlyaszade ve Sakine Hatun camileri, Yenikapı'da Malkoç Süleyman Ağa Camii, Samatya'da Kadiri Dergahı, Fındıklı'da Süheyl Bey Camii, Tophane'de İmalat-ı Harbiye Usta Mektebi, Unkapanı'nda Voynuk Şüca Camii, Sabiha Sultan Sıbyan Mektebi, Saraçhane'de Fatih zamanından kalma İbrahim Paşa Hamamı...   Uzayıp giden bu liste İstanbul'da imar faaliyetleri bahanesiyle, iki cami arasındaki mesafe 500 metreyi bulmadığı gibi komik sebeplerle ya da sebepsiz yıkılan tarihi eserlerimize ait. Sadece İstanbul'da mı? Cumhuriyet'in ilk yıllarında vakıf mallarının tasfiyesi sırasında Urfa'da 45 camiden 38'i satılmış. Yine İzmir-Tire'de 44, Edirne'de 100'ün üzerinde cami ve mescit, Gaziantep'te 35 cami ve 42 mescit satılmış. Diğer il ve ilçelerde de durum pek farklı olmasa gerek. Hasbelkader bu yıkımdan kurtulanlar günümüzde tarihi eser olarak kayıtlı ve üzerlerine bir çivi çakmak bile yasak.   Chronicle dergisi, son sayısında "Vandallık ki en çok yakışandır bize" başlıklı dosyada tarihi İstanbul'da yapılan kültür kıyımını rakamları ve örnekleriyle anlatıyor. Dergide yer alan yıkılan tarihi eserlere ait fotoğraflar olayın vahametini daha da görünür kılıyor. Yıkılan eserlerin pek çoğu mimari şaheseri. Bazıları Mimar Sinan'ın imzasını taşıyor. Dergideki bilgilere göre hikaye 1924 yılında Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Umum Evkaf Müdürlüğü'nün kurulmasıyla başlıyor. Osmanlı to... Devamı

29 05 2011

ASELSAN İntiharlarında şok gelişme

12/02/2011 zaman ASELSAN'da yaşanan 4 sır intiharın son halkası olan ve askerlik görevini yerine getirirken nöbet esnasında şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden ASELSAN mühendisi Burhaneddin Volkan'ın babası emekli Başçavuş Mahmut Volkan'ın, 'Casusluk' soruşturmasını yürüten Özel Yetkili Savcı Fikret Seçen'e kritik bilgiler verdiği öğrenildi. Acılı baba Volkan'ın Savcı Seçen'e ulaştırdığı dilekçesinde, oğlunun psikolojisinin kimyasallar kullanılarak bozulduğunu öne sürdüğü görülüyor.Aselsan'da ard arda yaşanan 4 sır intiharın son halkası olan ve askerlik görevini yerine getirirken nöbet esnasında şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden ASELSAN mühendisi Burhaneddin Volkan'ın babası emekli Başçavuş Mahmut Volkan'ın, 'Casusluk' soruşturmasını yürüten Özel Yetkili Savcı Fikret Seçen'e kritik bilgiler verdiği öğrenildi.   DİLEKÇEDE ŞOK AYRINTILAR VAR ASELSAN'ın Komuta Kontrol ve Haberleşme Yazılım Mühendisliği'nin Uçak Komuta Kontrol Merkezi bölümünde başarılı işlere imza atan genç mühendis Burhaneddin Volkan'ın, 3 arkadaşının şüpheli şekilde hayatlarını kaybetmesinin ardından, vatani görevini yapmak üzere gittiği Ankara'daki birliğinde vefat etmesinin üzerindeki sır perdesi halen aralanmazken, acılı baba Mahmut Volkan'ın Özel Yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Fikret Seçen'e ulaştırdığı dilekçesinde şok ayrıntılar ortaya çıktı. Acılı babanın dilekçesinde, oğlu Burhaneddin Volkan'ın Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra ASELSAN'a mühendis olarak girdiğini ve burada uçak komuta kontrol merkezi bölümünde çalı... Devamı

30 04 2011

Yeni CHP’nin Nâzım Hikmet sevdası

    CHP Ankara Büyükşehir Meclis Üyeleri, şehrin büyük caddelerinden birine, Nâzım Hikmet ismini vermek istemişler...Şu garip tecelliye bakınız: Nâzım Hikmet’i, komünist olduğu, komünizm propagandası yaptığı için CHP iktidarı döneminde hapse atıldı. Demokrat Parti iktidar oluncaya kadar hapis yattı. 1951 yılında, Moskova Havaalanında TASS muhabirine, göğsünü gere gere şöyle konuştu: “O kadar bahtiyarım ki! Ben Sovyetler Birliğinin çocuğuyum. Stalin, benim için çok mühimdir. Gözümün ışığıdır. Fikirlerimin kaynağıdır. Beni Stalin yarattı. Moskova’da, onun büyük ismini taşıyan üniversitede okudum. Her şeyimi ona borçluyum. O, yalnız bütün dünyanın en büyük adamı değil, şahsen bana aydınlık veren en büyük kaynaktır!” Stalin, bu dünyanın en kanlı diktatörü, 1953 yılında öldüğü zaman Nâzım Hikmet, Budapeşte Radyosundan ağlaya ağlaya şu şiiri okudu: “5 Mart 1953 / İlk önce kim kime metin ol kardeşim diyecek / İlk önce kim kime başsağlığı dileyecek / Hepimizindi o / Hepimizindir / Yoldaşlarım acınızı duyuyorum / Sizin duyduğunuz gibi / Hüngür hüngür ağlamak geliyor içimden / Tutuyorum kendimi / Aynı metanetle / Seviyorum onu Marks’ı, Engels’i, Lenin’i sevdiğim gibi / Aynı muhabbetle, aynı hürmetle” Nâzım Hikmet, dünyanın en inanmış, en büyük komünistlerinden biri idi. 1956 yılında, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin 20. Kongresinde Nikito Huruşçev, bütün Sovyet yazarlarına ve şairlerine emir verdi: “Hepiniz Stalin aleyhinde yazacaksınız! Onun zulmünü lanetleyeceksiniz!” dedi. 1953 yılında Stalin’in &o... Devamı

30 04 2011

Okullarımızda, isyanlar ve darbeler ders olarak okutulmalıdır

DÜŞÜNDÜKÇE Yavuz Bülent Bâkiler Türkiye gazetesi 30 Nisan 2011 Cumartesi     27 Nisan Muhtırasının 4. yıl dönümündeyiz. Mayıs ayının 27’sinde de 1960 darbesini lânetleyeceğiz. 27 Mayıs 1960 darbesinden bu yana kaç ayaklanma olduysa, kaç muhtıra verildiyse, hepsi de devletimize, milletimize, ordumuza çok pahalıya mal oldu. Şimdi siyasîlerimizin ikide bir tekrarladıkları bir hüküm var, diyorlar ki: “Artık hükümet darbeleri olmaz! Muhtıralar devri kapanmıştır.” Bana göre, siyasîlerimiz olanı değil, olması gerekeni söylüyorlar. Ben farklı düşünüyorum. İnanıyorum ki muhtıralar ve darbeler, iktisaden ve fikren geri kalmış ülkelerin baş belalarıdırlar. Neden İngiltere’de, Japonya’da, Amerika’da, Almanya’da, Fransa’da...hükümet darbeleri olmuyor da, Afrika topluluklarında veya Orta Doğu ülkelerinde ortaya çıkıyor? İnanıyorum ki demokrasi, bilenlerin ve ahlâklı olanların kuracakları, yaşatacakları bir rejimdir. Bu bakımdan Türkiye, hem iktisaden, hem de fikren kalkınmadıkça, yanî iktisadî gelişmeler yanında bilgili ve ahlâklı nesiller yetiştirmedikçe, başını hükümet darbelerinden ve muhtıralardan kurtaramaz. Ben, 27 Mayıs 1960 darbesi yapıldığında, Ankara Hukuk fakültesi son sınıfında idim. Sonraki darbelerin de, kıyısında, köşesinde yaşadım. O darbelerin, milletimize, devletimize, ordumuza, beş paralık bir faydası dokunmadı. Zararı ise, dünyalar kadar oldu. Şimdi biz istediğimiz kadar “Artık darbeler devri kapanmıştır!” diyelim. Bilelim ki, darbeler, muhtı... Devamı

17 04 2011

ÇÖPE ATILACAK VAZOYA 612 BİN TL DEĞER BİÇİLDİ

  İngiltere'de bir kadın yaklaşık 612 bin TL (250 bin Pound) değerindeki Çin vazosunun değerini beşte bir oranında düşürdü. Adı açıklanmayan bir kadın, büyük babasının kendisine verdiği vazoyu uzun süre evinde sakladı. Vazoyu bir arkadaşının istediğini söyleyen kadın, 1821 ile 1850 yılları arasında hüküm süren Qing Hanedanlığına ait vazoyu aldı. Pencere kenarında sakladığı vazoyu bir süre sonra atmaya çöpe atmaya karar verdi. Benzer bir vazonun 470 bin TL'ye (192 bin Pound) satıldığına dair bir haber okudu.   Fotoğraflarını çektiği vazoyu bir müzayede şirketine gönderen kadın aldığı cevap karşısında şaşırdı. Gelen cevapta vazonun yaklaşık 612 bin TL olduğu belirtiliyordu. Hemen vazoyu açık artırmaya koyan kadın aldığı bir başka cevap üzerine ise üzüldü. Zira, yıllar önce vazonun kenarındaki çıkıntıları kendisi kırmıştı. Mezatçılar, vazonun 122 bin TL'ye (50 bin Pound) satılabileceğini açıkladı. Türkiye Gazetesi, 08.04.2011 ... Devamı

17 04 2011

Ne diyebilirim?

          Kültür ve medeniyet konularıyla ilgilenen bir profesörün tarihî gelişmemize dair konferansına güzel bir ziyafet umuduyla gittim. Hocanın ilk cümlesi olan "Kültürümüz yoktur"u duyduğumda sarsıldım.   Hatta bizim millet olmadığımızı; ancak cumhuriyetle milletleşmeye başladığımızı; milletleşmemizin de mümkün olmadığını; zira ne felsefemizin ne de burjuvazimizin bulunduğunu sözlerine ekledi. Fransız milletini Descartes'le başlayan rasyonalist felsefenin, Alman milletini de ahlak felsefesinin ortaya çıkardığını örnek olarak verdi. Ey Rabb'im! Sosyal bilimlere biraz aşina olanlara sabır ver. Burjuvazisi bulunmayan Asya, Afrika, Doğu Avrupa'nın toplumları sürü mü? Oysa bu hoca Marksist olduğuna göre burjuvaziyi cemiyetin sırtında habis bir ur görmeliydi. Ayrıca burjuvazinin nerede teşekkül ettiğini düşünmeden, onu millet olmanın temel taşlarından biri gösteriyor. O, ya göktaşı gibi yukarıdan düştü ya da bir milletin veya ortak değerleri paylaşan milletlerin tarihi gelişmelerinden oluştu. Bu zavallılar, millet realitesiyle Batı dillerinde milleti ifade eden nation kelimesini ayırt edemiyorlar. Fransız ihtilaliyle ortaya çıkan millet değil nation kelimesidir. Hakimiyetin sahibinin millet olduğu da resmen ifade edilmiştir. Zannettikleri şekilde millet bir ihtilalle veya yüz yıllık zaman dilimlerinde meydana gelmez. O, tarihin teknesinde olayların yumruğuyla yoğrularak vücut bulur; statik değil, dinamiktir. Her çağda değişik bir çehre ile görülebilir fakat hiçbir zaman kökü ile irtibatını yitirmez. Fransız ihtilalinden önce yaşamış, artlarında çağlara başkaldıran eserler bırakmış topl... Devamı

17 04 2011

Milliyetçi aydınlar ve Hitler

Eski tüfeklerden bir yazar, milliyetçi aydınların Hitler'e karşı hayranlıkla karışık çok iyi duygular beslediğini ispat etmek için Peyami Safa'yı ve Nurettin Topçu'yu örnek göstermiş. Yazarın bu kurnazlığının altında günü kurtarma ve gündemden istifade ile milliyetçi aydınlarla bir kez daha hesaplaşma gayretkeşliğini görmek mümkün, fakat aynı gayreti meselenin hakikatine erişmek hususunda görememek üzücü. Son asırlarda Avusturya ve Rusya ile savaşımız neredeyse ara vermeksizin devam etti. Bazen biriyle yaptığımız savaşın yaralarını sarmaya fırsat bulamadan diğerinin hücumuna uğruyorduk. 1871 yılında Federal Almanya'nın kurulması ve düşmanımız olan bu iki devletin aleyhine genişlemesi bu devlet ile aramızda tabii bir menfaat örtüşmesi vücuda getirdi. Milletlerin birbirleriyle dost olmaları zordur. Değişen şartların milletlerin birbirlerine karşı olan duygularını bir lahzada değiştirdiğine dair birçok misaller vardır. Almanya palazlanma sürecinde "Yedi B" adı verilen bir formül geliştirdi. Berlin, Budapeşte, Belgrad, Bükreş, Bosphorus (İstanbul Boğazı'na atfen İstanbul), Bağdat ve Bombay hattında kendi ayakları üzerinde durmayı başarabilen devletler bırakmamayı, bu bölgelerdeki her biri başlı başına zenginlik kaynağı olan hammaddeleri ucuza mal ederek bu maddelere ihtiyacı bariz olan bölgelere, özellikle Uzakdoğu'ya güvenli ve kârlı bir şekilde ulaştırıp pazarlamayı milli bir politika haline getirdi. Dolayısıyla zahiri bir dostluğun arka planında biz de Almanya'nın kendisine belirlediği hasımların biri hatta başlıcası oluyorduk. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren demir ve kömürün yerini petrolün alacağı belli olmaya başladı. Eski dünyanın malum petrol rezervlerinin azamisi bizim sınır... Devamı

17 04 2011

Zihin çarpılması

Televizyon kanallarının çoğalması, seyredilebilir programların artması anlamına gelmiyor. Bendeniz ilmi tartışmaların yapıldığı programları tercih ediyorum. Geçenlerde, tarih programı yapan bir bilgemizin "Fatih'in anne tarafından dedesinin Bizans İmparatoru olduğunu" söylemesi bardağı taşıran son damla oldu; bu programların ciddiyetine de güvenim kalmadı. Fatih'in annesi İsfendiyaroğlu'nun kızı Hatice Huma Hatun'dur. Programda sözü edilen kişi ise Fatih'in analığıdır. Fatih'in yüksek karakter ve zarafetiyle ona da öz annesiymişçesine hürmet etmesi yanlış anlaşılmamalıdır. Bir kaç akşam evvel ise tartışılan konu Tanzimat idi. Ne yazık ki konuşmacıların hiç birinden lise müfredatını aşan, beni şaşırtan bir şey duymadım. Aksine sloganların nasıl kollektif bilgiye dönüştüğünü duyup üzüldüm. Batılılar Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'yı silahlandırıp Osmanlı Devleti'ne saldırttılar. Oğlu İbrahim Paşa ordumuzu Nizip'te yenip Kütahya'ya kadar geldi. Devlet adamlarımız bu belayı def edip devleti ayakta tutmanın çarelerini aramaya başladılar. İngiltere'nin İstanbul büyükelçisi Canning ile pazarlıklar yapıldı. Tanzimat Fermanı işte o zor ve karışık günlerin bir eseridir. O dönemi en iyi bilenlerden Cevdet Paşa, Tezakir'inde "Reşit Paşa da Tanzimat'a inanmazdı. Umdeler ecnebilere başka müslümanlara başka tefsir edilebilecek şekilde kaleme alındı. Asıl niyet Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya karşı İngilizler'in ittifakını sağlamaktı." der. Namık Kemal ise her vesileyle Tanzimat Fermanı'nın hukuki yahut ictimai değil siyasi bir vesika olduğunu belirtir. Gerçekten de Tanzimat'ın teyidinden başka bir şey olmayan Islahat Fermanı'na en şedid muhalefeti sergileyenlerin başında Reşit Paşa gelir. Bu karşı ç... Devamı

17 04 2011

Tarihimize yabancılığımız

Tarih emperyalizmin anahtarıdır. Bir milletin mazisini ele geçiren geleceğine de hükmedebilir. Rahmetli Cengiz Aytmatov'un tasvir ve tavsif ettiği Mankurt bunun fert planındaki güzel bir örneğidir.   Ayakta durmak, büyük inkılaplar gerçekleştirmek isteyen milletlerin kendilerine güven duymaları şarttır. Milletler bu güveni tarihteki muvaffakiyetlerinden alırlar. Bu yüzdendir ki milletler arasındaki mücadelenin gerçekleştiği mühim sahalardan biri tarihtir. Bizler nasıl fizikte, kimyada, matematikte geri kalmışsak tarih ilminde de geri kaldık. Üstelik bunun yol açtığı felaketlerden bihaber kendi tarihimizi başkalarından öğrendik. Her milletin tarihinde inişler ve çıkışlar, ihtişamlı ve bazen de dramatik sahneler vardır. Tarihte pek az millet yere düştükten sonra tekrar ayağa kalkmaya muvaffak olmuştur. Düşülen yerden kalkmanın birinci şartı yıkılış sebebini bilmektir. Tarihi rakipleri tarafından yazılıp tanzim edilmiş bir millet bu hakikati nasıl bilebilir? Osmanlı'nın yıkılışıyla alakalı şu dahiyane izahı sıkça işitiyoruz: "Hürrem'in tesiriyle Kanuni, Türk hanımından olan oğlu Mustafa'yı öldürtmüş, yerine sarhoş Sarı Selim tahta geçmiş..." Koca bir devletin istikbalini sarhoş ya da beceriksiz dahi olsa bir idarecisinin acziyetine bağlamak ne kadar akıl kârıdır? Tarih sağlam sosyal bünyeye sahip devletlerin aciz ve yetersiz hükümdarlar döneminde dahi tekamül ettiğini ispat eden misallerle doludur. Nitekim, IV. Mehmed yedi yaşında tahta çıkmış ve fütuhat devam etmemiş midir? Tarih kitaplarımız inanılmaz hatalarla doludur ve bunların ekserisi de masum hatalar değildir. Hatta bu çarpıklıklar bizi tarihimizden uzaklaştırmak için özenle düzenlenmiş gibidir. Bu yanlışlıkların en barizlerinden b... Devamı

17 04 2011

Yemen

Kalabalık bir heyetle Yemen'i ziyaret eden Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ü San'a halkının içten sevgi gösterileriyle karşılamasını milletçe gururla ekranlardan izledik. Yemen, kültürü çok eskilere dayanan bir ülkedir. İmamların adeta başkent olarak kullandıkları stratejik bir harika olan Şerare'deki yaklaşık bin metrelik bir uçuruma yapılmış olan taş köprü, günümüzde bile medeniyet tarihçileri için soru işaretidir. Her bakımdan cazip olan Yemen, Etiyopya'nın işgaline uğrar. Etiyopya ordusunun kumandanı, Afrika'dan, Yemen'den, çeşitli bölgelerden insanların Kâbe'yi ziyaret ettiğini fark ederek, San'a'da Kâbe'ye benzer bir mabet yaptırır; buna rağmen ziyaretlerin adresi değişmeyince, Kâbe'yi yıkarak insanların sadece kendi yaptırdığı mabedi ziyaret etmesini sağlamak için kalabalık ordusuyla Mekke'ye hücum eder. Mekke'ye yaklaştığı sırada, kaybettiği develerini aramaya çıkmış olan Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdülmuttalip ile karşılaşır. Abdülmuttalip'in, develerini görüp görmediğini sorduğu Habeş komutanı şu cevabı verir: "Ben sizin Kâbe'nizi yıkmaya geliyorum; sen hâlâ develerini arıyorsun." Abdülmuttalip'in verdiği karşılık son derece düşündürücüdür: "Kâbe'nin sahibi var. O, orayı korur; ben develerimi bulmak zorundayım." Ertesi gün Etiyopyalıların Kâbe'ye yaptıkları hücum, ebabil kuşlarının devreye girmesiyle bozguna dönerek geri çekilmeleriyle neticelenmiştir. Bizim Yemen'le ilgimiz, 1517 yılında Mısır'ın Osmanlı Devleti tarafından alınmasıyla başlar. O sıralarda Mısır'la birlikte Yemen de Memlüklerin hakimiyetindeydi. Osmanlı Devleti, üst düzey yetkilileri... Devamı