'YIKIK BİNA' GÖRÜNÜMLÜ CAMİ SATIŞI

2012-05-16 22:27:03
'YIKIK BİNA' GÖRÜNÜMLÜ CAMİ SATIŞI |  görsel 1

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın tek parti dönemine yönelik “CHP cami sattı” iddiasını resmi belgeler doğruluyor. Kanunun 1935’te çıkmasına rağmen ilk cami ve mescit satışı 1927’de yapılıyor. İzmir’deki Lütfi Bey Mescidi 800 TL’ye Verem Mücadele Cemiyeti’ne, Sivas İzzettin Camii ise 623.90 TL’ye satılıyor. Satışlar 1935-1945 yılları arasında yoğunlaşıyor. Halktan tepki gelince satılan yerlerin cami olduğu gizleniyor. Satış listesinde cami yerine “harap bina, arsa” olarak gösteriliyor. Cumhuriyet döneminde satılan kilise, manastır sayısı ise 6. Dr. Nazif Öztürk’ün kaleme aldığı ve Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları’ndan çıkan, “Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi” isimli eserde cami ve mescitlerin hangi tarihte nasıl satıldığına dair detaylı bilgiler yer alıyor. Kitaba göre, ibadethane ve hayratların satışı 1926’dan 1972’ye kadar devam etti. Bu sürede 3 bin 900 hayrat satıldı. Bu satışların 3 bin 279’u 1926-1949 yılları arasında gerçekleşti. 63 ilde arsalarıyla birlikte satılan cami ve mescit sayısı 2809. Tek parti sonrası ise daha çok imar hareketlerinden dolayı satışlara rastlanıyor.  Öğretmenler karar veriyor  Camiler 1927’de tasnif edilmeye başlanıyor ve satışlar da, yasa 1935’te çıkmasına rağmen bu tarihte başlıyor. İlk olarak Sivas’taki Mazbut Mescidi ve İzmir Lütfi Bey Mescidi satılıyor. 1935’e kadar bu satışlar Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün teklifiyle olabiliyor. Bu tarihten sonra ise dönemin Bakanlar Kurulu olan ‘İcra Vekilleri Heyeti’nin kararı aranıyor. Yasa gereği “mimari veya tarihi değeri olan eserler satılamaz”; ama camilerin tarihi eser olup olmadığıyla ilgili kararla... Devamı

CAMİLERİN YERİNE EV!

2012-05-16 22:11:11
CAMİLERİN YERİNE EV! |  görsel 1

  Amasya’da 1928 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla cami ve mescitlerin vatandaşlara satılması sonucu yerlerine ev yapıldığı, ayrıca camilerle vakıf eserlerinin ambar olarak kullanıldığı ortaya çıktı.   O dönemde şehirdeki tüm mescit ve camilerin tasniflerinin istendiğini belirten Araştırmacı - Yazar Hüseyin Menç, “Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde kayıtlı olan belgede de yer aldığı gibi Amasya’da şimdiki adıyla ‘Bağ Helkıs’ olan Nergiz Mahallesi, Kurşunlu, Hacıilyas, Köyceğiz, Recep, Karataş mahallerindeki mescitlerin harap ve yıkılmaya yüz tutmalarından dolayısıyla müftülükçe tasnif harici bırakıldığı gibi, bunların civarında mahallenin ihtiyacı olan camiler bulunması nedeniyle tekrar tamir edilmelerinin lüzum olmayıp mescitlerin satılması Evkaf Umum Müdürlüğü’nün 25 Kasım 1928 tarih ve 57993/139 numaralı yazılarıyla yapılan teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti’nin 19 Aralık 1928 tarihli toplantısında uygun bulunup kabul edilmiştir. 9 bakan ve başvekil İsmet İnönü’nün imzasını taşıyan kararname Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal tarafından da imzalanmış ve yürürlüğe girmiştir” dedi.   Yine aynı dönemde söz konusu kararnamede yer almayan Şehirüstü Mahallesi’ndeki Uzunyol ve Çeribaşı Camilerinin de daha sonra satışa çıkarıldığına işaret eden Menç, mescit veya camileri arsa niyetine satın alanların hiçbiri iflah olmadığına dikkat çekti.   Osmanlı Devleti’nin son dönemlerindeki savaş ortamı nedeniyle özellikle erkek nüfusun cephelere gittiğini anımsatan Menç, “Kullanılmayan abideler zamanın şartlarına göre tahıl ambarı olarak kullanılmıştır. Bunlardan biri Selçuklu Dönemi’nin en önemli eğitim kurumu olan G&oum... Devamı

Bazı Kripto Ermeniler Asıl Kimliklerine Dönüyor

2012-05-11 17:56:34

  Ülkemizde, yakın tarihimizdeki vahim "ârızalar" dolayısıyla bir buçuk milyon civarında Kripto Ermeni vatandaş yaşadığı söylenmektedir. Bu, Türkiye'nin, kolay kolay itiraf edilmeyen sancılı bir realitesidir. Tarihçiler, ciddî medyacılar, hukukçular, haysiyetli araştırıcılar (isterler ve azm ederlerse) bu konuda çok belgelere, karinelere ulaşıp dosyalar meydana getirebilirler. Bu Kripto Ermeniler meselesi açıklığa kavuşmadıkça ülkemizin büyük krizlerini anlamak ve çözmek mümkün olmaz. Mesela PKK nedir? Bir Kürt hareketi midir, bir Kripto Ermeni hareketi midir? PKK'yı Kürtler mi kurmuştur, devlete sızmış Kripto Ermeniler mi? Aşağıda okuyacağınız çok önemli özel haber 9 Şubat 2012 tarihli TÜRKİYE gazetesinin birinci sayfasında yayınlanmıştır. Son on sene içinde yayınlanmış en önemli on haber ve röportajdan biri olduğu söylenebilir. Ülkemizde Kripto Ermeni bulunmadığını, PKK'nın aslında bir Kripto Ermeni hareketi olduğunu kuru kuruya inkâr edenlerin dikkatlerine sunulur: "Ermeniler gerçek kimliğine dönüyor Yıllarca kimliğini saklayan Ermeniler, son dönemde yaşanan iyileşmenin etkisiyle özlerine dönmeye başladı. ( ÖZELHABER Melik DUVAKLI) ERMENİ diasporası, dünyanın her yerinde Türkiye aleyhine karalama kampanyaları düzenlerken ülkemizde yaşayan Ermeni asıllı vatandaşlar birer birer özüne dönmeye başladı. Türkiye'nin değiştiğine dikkat çeken "Kripto Ermeni" olarak bilinen vatandaşlar, artık kendilerini gizleme gereği de duymuyor. Kilisede vaftiz olup gerçek isimlerini alıyor. Ermeni cemaatinde de tartışma konusu haline gelen Kripto Ermenilerden asıl kimliklerine dönenler yaklaşık iki yıldır bir dernek çatısı altında faaliyet gös... Devamı

Cumhurbaşkanı Gül'e ölüm tehditi!

2012-05-04 16:46:59

  AK Parti Ankara eski Milletvekili Ersönmez Yarbay, cumhurbaşkanlığı seçimi için çarpıcı bir açıklama yaptı AK Parti Ankara eski Milletvekili Ersönmez Yarbay, iki askerin yemekte kendisine "Adaylıktan çekilme, Gül cumhurbaşkanı olamayacak. Her türlü tedbir alındı. Ölüme kadar gider" dediğini açıkladı. Zaman'da yer alan habere göre; Refah ve Fazilet partilerinde Ankara il başkanı olarak görev yapan Ersönmez Yarbay , 367 skandalının yaşandığı cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylığını koymuştu. Son güne kadar adaylığını sürdürdü; ancak Gül'ün adaylığı kesinleştikten sonra çekildi. Adaylık sürecindeki baskıları Aksiyon'a anlatan Yarbay, Abdullah Gül 'ün ölümle tehdit edildiği olayı şöyle anlattı: "27 Nisan e-muhtırasına günler kala Meclis'te bağımsız çalışan gazetecilerden biri Meclis'e gelip 'Sizi bir yemeğe götüreyim.' diye geldi. Çankaya'da bir yere gittik. Orada iki arkadaşla tanıştırdı. Gazetecinin tanıdıklarıymış. Muhabbet ederken 'Abdullah Gül kesin cumhurbaşkanı olmayacak.' dediler. Ben 'Neye dayanarak söylüyorsunuz bunu?' diye sordum. 'Bu konuda kararlıyız. Elimizden ne gelirse yapacağız! Aklınıza ne gelirse... Ölüme kadar gider yani!' dediler. Peki, 'Ben nasıl aday olacağım o olamazsa?' dedim. 'O olamayacağına göre sen olacaksın, sen çekilme.' dediler. Gül, birinci turda olmasa da 3. turda seçilecekti. Onlar 'Kesin seçtirmeyeceğiz, bunu bil!' dedi. Ben bunun içerisinde olmayacağımı söyledim. 'Yemeğe gidelim' bahanesiyle beni Çankaya'da bir yere götürdü. Asker olduklarını söyleyen kişiler, orada bana brifing verdi. 'Ada... Devamı

2012-04-09 17:41:00

Laiklik, antropoloji ve Darwin 09 Nisan 2012 "Evrim teorisini gündeme getirmek ancak Atatürk’ün yapabileceği bir şeydi. Orta 1 Tarih kitabı, “Tanrıyı bulan, bunun sırlarını açan ve bugün hâlâ açmaya çalışmakta olan insan zekâsıdır” diye başlıyor...Cumhuriyet’in ilk evresinde antropolojiyi devreye sokmadan laiklik güç gözüküyor. " Laiklik, antropoloji ve Darwin   Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi, Atatürk İlke ve İnkılapları Enstitüsü kurucu yöneticisi ve yakında raflarda yerini alacak olan ‘Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji’ kitabının yazarı Prof. Zafer Toprak'ın Radikal gazetesine verdiği röportajdan ilgili kısım: Atatürk’ün yeni insan yaratma sürecinde ne tür bir siyasi ve entelektüel teori var? İki fay hattı söz konusu; biri 1919… Atatürk’ün bir siyaset adamı olarak yeniden doğuşu. Tabii metaforik anlamda kullanıyorum doğuş sözcüğünü. ıkincisi ise 1929… O tarihteki Büyük Buhran, Türkiye’yi tekrar muhasebe yapmaya sevk ediyor. O vakte kadar Türkiye Batı’ya öykünen bir ülke. Ama Avrupa’nın çözümsüzlüğe doğru yol aldığını da görüyor. Bir tarafta Bolşevizm, öbür tarafta faşizm, bir müddet sonra nasyonel sosyalizm… Atatürk şuna karar veriyor: Dışardan gelen tüm bu tehditlere karşı yeni bir vatandaş kimliği, yeni bir insan olgusu oluşturmak. Bu da kültür devrimini gerektiriyor.   Kafasındaki yeni insan olgusu, Anadolu insanına ne kadar uyuyor? Ulus devlete sadık olan yurttaşlar oluşturmak istiyor. Her şeyden evvel bu yurttaşın geçmişle bağını koparması gerektiğini... Devamı

OSMANLIDA ANA OKULLARI VE SIBYAN MEKTEPLERİ

2012-03-26 10:38:13
OSMANLIDA  ANA OKULLARI  VE  SIBYAN  MEKTEPLERİ |  görsel 1

  MAHMUT SAMİ ŞİMŞEK / TARİH SANDIĞI Şimdiki anaokullarının Osmanlıdaki karşılığıdır Sıbyan Mektepleri. Sabî'nin çoğulu sıbyan, "çocuklar" mânâsına gelir. Bu mekteplerde sabî denilen 5-6 yaşındaki ilkokul öncesi çocuklar eğitim gördüğü için bu adı almıştır. Çocuklara mektebe gidip gelme kolaylığı olması için hemen her mahallede bir tâne bulunduğundan, halk arasında "Mahalle Mektebi" denirdi bu okullara. Sıbyan mekteplerinin birçoğu taş binâlar olduğu için "Taş Mektep" de denilmişti bir dönem. Bu mektepler umûmiyetle câmilerin avlusunda, yakınında ya da câmilere bitişik tek bir odadan ibâret binâlardı. Câminin müştemilâtından bir odanın mektep olarak kullanıldığı da vâkî idi. Sıbyan mekteplerinin dâimâ câmi çevrelerinde ya da câminin içinde olmasının sebebi; çocukların mânevî bir atmosfer içinde dînî eğitim almaları ve bunu uygulamalı olarak öğrenmeleriydi. Sıbyan mektepleri tek bir odadan ve tek bir hocadan oluşurdu. Medrese mezunu hocalar, umûmiyetle mektebin yanındaki ya da yakınındaki câminin imamı veya müezzini olurlardı. Eğer çocuk sayısı fazlaysa, muallimin yetiştirdiği talebelerinden kendisine kalfa olarak seçtikleri de ders okuturdu. Bir sıbyan mektebinde ortalama 30 çocuk okurdu. Bu çocuklar her akşam evlerine gitmeden önce mektebi yaptıranın rûhuna fâtiha okurlardı. 4 YIL 4 AY 4 GÜN   Fatih Sultan Mehmed, sıbyan mektebi muallimlerinin medresede eğitim görmüş olmalarını mecbur tutmuş, edebiyat, mantık, geometri, astronomi ve kelam okumayanların sıbyan mekteplerinde ders vermelerini yasaklamıştı. Eğitime verilen önem, Osmanlı'nın son dönemlerin... Devamı

Mustafa Kemal halife olmak istiyordu

2012-03-25 16:47:47

25 Mart 2012 Pazar  star Bu iddia çok tartışılacak! Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk derin devleti Kızıl Pençe miydi? Bu örgüt Mustafa Kemal’e mi bağlıydı? Yeni cumhuriyet Lozan’dan sonra mı İslam’dan uzaklaştı? Bu soruların yanıtları tarihçi Mustafa Armağan tarafından derlenen ve milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratlarından oluşan Kızıl Pençe adlı kitapta yer alıyor. İNCİ DÖNDAŞ / idondas@stargazete.com 2012 yılı milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir’in 130’uncu doğum, 64’üncü ölüm yıldönümü... Gerek Birinci Dünya Savaşı gerekse Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan başarılarda büyük pay sahibi olan Karabekir, kalemini elinden hiç düşürmemiş de bir şahsiyet. O yıllarda yaşadığı her şeyi kaleme almış, yazdıkları yakılmış, takip altında sıkıntılı bir hayat geçirmiş. Hayata veda ettiğinde TBMM Başkanı olan Karabekir’in işte bu hatıratlarını derleyen tarihçi Mustafa Armağan, İstiklal Savaşı’nın yenilgisiz komutanının kendisini nasıl idam sehpasında bulduğundan, Atatürk ile yaşadığı fikir ayrılıklarına her şeyi Kızıl Pençe adlı kitapta topladı. Kitap, 1922-1933 yılları arasındaki yaşananlara ışık tutuyor, bir komutanın gözünden cumhuriyetin ilk yıllarında perde arkasında yaşananları anlatıyor. Karabekir’in dağınık olarak beş ayrı yerde yayınlanmış hatıralarını toplayıp bu kitapta bir araya getiren Armağan “Tarihzade Kazım Karabekir’i kendi yazdıklarından yola çıkarak yeniden seslendirmeyi denedim” diyor. Kızıl Pençe’den öne çıkan ilginç ayrıntılar...   Tek adam efsanesine karşıydı 1923 şartlarında Türkiye’de kime sorsanız ‘Mustafa Kemal’den sonra kim gelir?’ diye, size Kazım Karabekir&r... Devamı

VAKIF ESERLERİ KAMULAŞTIRILMAYI BEKLİYOR

2012-03-25 16:25:00
VAKIF ESERLERİ KAMULAŞTIRILMAYI BEKLİYOR |  görsel 1

      Osmanlı’nın ilk başkenti olan Bursa’da cumhuriyetin ilk yıllarında şahıslara satılan yüzlerce eserden bugün ayakta kalabilen 2 mescit, 2 cami ve bir hamam, devlet tarafından kamulaştırılmayı bekliyor.   Vakıf kayıtlı eserlerin kamulaştırılmasına imkan sağlayan kanun bulunmasına rağmen günümüzde Bursa’da vatandaşlarda olan çok sayıda mescit, cami ve hamam bulunuyor. Sahiplerinin günümüz şartlarında fonksiyonlarını kaybetmesi sebebiyle satışa sunduğu Tahtakale’deki İnebey Hamamı müşteri arıyor. Mal sahiplerinin ilk etapta 900 bin lira fiyat biçtikleri tarihi hamamın hemen arkasındaki İnebey El Yazma Eserler Kütüphanesi ile birleştirilerek okuma salonu yapılması gündeme geldi. Ancak günümüzde iş yapamayan hamama tarihi eser olduğu için talipli de çıkmıyor. Vatandaşlar, valiliğin İl Özel İdaresi Tarihi Eser Fonu’ndaki paralarla tarihi hamamın makul bir fiyata satın alınarak, vakıflaştırılmasını istiyorlar. Bursa Valisi Şahabettin Harput’un satış ilanı gazetelerde çıkmasından sonra kamulaştırmak üzere Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nü görevlendirdiği Cumhuriyet Caddesi Pirinç Han’ın alt tarafındaki Tavukçuoğlu Mescidi için de belediye meclisinde plan değişikliği yapılıyor. Mal sahibinin 400 bin lira istediği mescit için vakıflar yetkililerinin pazarlık yaptığı, makul olan fiyata gelinmemesi halinde re’sen kamulaştırma yoluna gidileceği öğrenildi. 1 yılı geçen kamulaştırma sürecinin hızlandırılması isteniyor. Bu arada Doğanbey Toki Blokları içinde kalan tarihi Mizanoğlu Mescidi de, müteahhitlerin dikkatsiz hafriyat çalışmaları sebebiyle kısmen çöktü. Mescit olarak tescilli olan yapının kurtarılması iç... Devamı

Kemalist ideoloji, kadın özgürlüğü ve 'Devlet Feminizmi'

2012-03-14 21:49:18

Hilmi Yavuz     Tanzimat [ve sonrası] Osmanlı-Türk romanında modernleşmenin büyük krizlere yol açan problemlerinden biri, kadın özgürlüğü meselesidir:   Prof. Dr. Şerif Mardin, 'Tanzimattan Sonra Aşırı Batılılaşma' başlıklı makalesinde, Tanzimat yazarlarının 'en çok iki konu üzerinde durdu[klarını] bildirir ve bu iki konuyu şöyle özetler: 'Kadının toplumdaki yeri ve üst sınıf erkeklerin Batılılaşması'. Mardin'e göre 'şüphesiz bu iki alan, Osmanlı kültürüne göre en "yüce", gizil değer yapısına göre ise en duyarlı olanlardır.' Mardin'in 'kadının toplumdaki yeri' olarak ifade ettiği konu, aslında kadın özgürlüğü meselesinden başka bir şey değildir. Tanzimat'la birlikte modernleşmenin gerek hayat tarzındaki değişikliklere muhafazakarca, gerekse düşünce tarzındaki değişikliklere gelenekçi karşıduruşlarda, kadının konumu öne çıkar. Modernliğin gerek hayat tarzı gerekse düşünce tarzı olarak temellük edilmesinde, Tanzimat ve hemen sonrası dönemde büyük krizlere yol açması, hiç şüphesiz, anlaşılır bir şeydir. Nihayet, toplumda radikal değişiklikler sözkonusudur ve bu değişikliklerin sert reaksiyonlara neden olmasını normal karşılamak gerekir. Bu böyledir de, Tanzimat'tan bu yana neredeyse iki yüzyıl geçmişken ve Cumhuriyet'in 90. yılında, kadınların özgürlük taleplerini nasıl yorumlamalıdır? Cevap basittir: Türkiye'de kadının gerçek anlamda özgürleşmesi bağlamında çözümler üretilmemiştir de ondan! İsterseniz, yine romanlar üzerinden konuşalım. Adalet Ağaoğlu'nun 1973 yılında yayımladığı Öl... Devamı

'İzmir Suikasdi' ve hukuksuzluklar

2012-03-07 21:51:17

Hilmi Yavuz MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın özel yetkili savcılar tarafından sorgulanmak istenmesi, bilindiği gibi, hukukî bir problemi ortaya çıkardı. MİT yasası, MİT görevlilerinin ancak Başbakanın izniyle sorguya çekilebileceğini güvence altına alırken, özel yetkili savcılığın, istisnasız herkesi sorgulanmak üzere davet edebilmesi söz konusuydu. Bu problem, MİT yasasının ilgili maddesinin değiştirilmesiyle çözüldü. MİT müsteşarı da sorgulanmaktan kurtuldu. Bu neviden bir hukuk probleminin, bu sıralarda 'Kemal Tahir'in 'Kurt Kanunu' romanının bir TV dizisi olarak yayınlanıyor olması dolayısıyla gündeme gelen 'İzmir Suikasdi' olayı sırasında da ortaya çıktığını hatırlatayım istedim. İzmir Suikasdi teşebbüsünün eski İttihad ve Terakki Fırkası mensubu sanıklarının çoğu, Büyük Millet Meclisi'nde muhalif Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın üyesiydiler. Terakkiperver Fırka'nın 1925 yılında Şeyh Said isyanı bahane edilerek kapatılmış olmasına rağmen, fırka mensuplarının milletvekillikleri devam etmekteydi ve 1924 Anayasası'nın [o zamanki adıyla 'Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun] 17. maddesi gereğince milletvekili dokunulmazlıkları ['teşriî masuniyetleri'] vardı. Buna rağmen, İstiklâl Mahkemesi'nin, zanlı milletvekillerini tevkif etmiş olması, tıpkı MİT Müsteşarı Hakan Fidan olayında olduğu gibi, hukukî bir problemin ortaya çıkmasına sebep oluyor ve İstiklâl Mahkemeleri'nin, dokunulmazlıklarına rağmen milletvekillerinin tutuklanmasına karar veremeyeceği öne sürülüyordu. Dahası, hepsi de milletvekili olanlar arasında Millî Mücadele'de Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yanında yer almış büyük paşalar: Kazım Karabekir, Ali Fuad [Cebesoy], Refet [Bele], Cafer Tayyar da [Eğilmez]... Devamı