04 02 2013

Yine Pakraduniler

Yine Pakraduniler |  görsel 1

Mehmet Şevket Eygi 27 Ocak 2013 Almanya’daki dostlarımdan Emir Kayyumoğlu Bey’den, Berlin Devlet Kütüphanesi’ndeki Pakrudunilerle ilgili kitapları incelemesini rica etmiştim. Birkaç not göndermek lütfunda bulundu. Onların birini aşağıda okuyacaksınız: “Berlin Devlet Kütüphanesi’nde bulunan Pakrudunilerle ilgili kitapların bibliyografik künyelerini içeren bir dosya hazırlamaya çalıştım. Bulabildiğim eserlerin ekseriyeti Gürcü lisanındadır. Yekûn olarak 22 eserin künyesi mevcut. Bu eserlerin kıymet ve fâidesini Gürcü dilini bilmediğim için takdir etmekten âcizim. Lâkin aralarında 3 eseri içeren Ermenice bir kitap var ki, kütüphâne kataloğunda bu eserin Almanca’dan tercüme edildiği kayd edilmiş.   Eserin müellifi 1864 doğumlu Kafkasya tarihi, Ermeni lisanı, eski Türk kitâbeleri, Slav dilleri ve dinleri üzerinde çalışmaları bulunan Prof. Joseph Marquart nâmında bir Alman oryantalisttir. Katolik ilâhiyatı tahsilinden sonra Şarkiyat mezunu olmuş ve Şark Lisanları üzerinde derin uzmanlığa sahip olmuş.  Bilhassa Ermenice ve Farsça üzerinde çalışmıştır. Neşrettiği eserlerden mühim bir mütehassıs olduğu âşikârdır.   Edebî Ermeniceyi pek iyi bildiğinden, bazı Ermeni aileleri, çocuklarını Ermeni lisan ve Edebiyatını öğrenmeleri için  Marquart’in yanına,  Berlin’e gönderirlermiş. Bu zat, “Die Herkunft der Bagratiden” (Pakradunilerin Menşei), “Die Herkunft der georgischen Bagratiden” (Gürcü Pakradunilerin Menşei) ve “Die Geneologie der (armenischen) Bagratiden” (Pakradunilerin nesebi) nam risaleler/makaleler tahrir etmiş. Zikr ettiğim Ermenice eser bunların tercümelerinden... Devamı

03 02 2013

Yoksul aile kötü koktukları gerekçesiyle müzeden atıldıBaşlık

Yoksul aile kötü koktukları gerekçesiyle müzeden atıldıBaşlık |  görsel 1

Dünya / 29/01/2013-RADİKAL - Le Figaro gazetesinin haberine göre, yardımsever Matthieu takma adlı kişi, cumartesi günü yoksul bir aileyi Orsay Müzesi′ne götürmeye karar verdi.Haberde, Matthieu′nun, önce yoksul çifti ve oğullarını müzenin restoranında öğle yemeğine götürdüğü, restoranda ailenin “hoş karşılandığı” belirtildi. ‘DİĞER ZİYARETÇİLER RAHATSIZ OLUYORLAR’ Daha sonra, müzede Van Gogh′un eserlerinin sergilendiği salondan çıkarken bir koruma görevlisi, diğer ziyaretçilerin kokudan rahatsız olduklarını belirterek, ailenin ve Matthieu′nun müzeyi terk etmesini istedi.Ailenin kimseyi rahatsız etmediğini ve müze yönetmeliğinde kovulmalarını gerektirecek bir madde olmadığını söylemesine rağmen, aile ve Matthieu, önce daha az ziyaretçinin bulunduğu bir salona, daha sonra da müze dışına götürüldü. GÜVENLİK GÖREVLİLERİ AÇIKLAMA YAPMADI Bir yardım kuruluşunda görevli olan Matthieu, kendilerini çevreleyen 4 güvenlik görevlisinden açıklama istedi ancak alamadı.Müze yönetiminden Angelina Infanti, güvenlik görevlilerinin davranışını “beceriksizlik” olarak nitelendirerek, görevlilerin kırıcı sözleri ya da tartışma riskini önlemek için aileyi müzeden çıkardığını belirtti.Matthieu ise, “Hijyen nedeniyle kovulduklarında ısrar eden güvenlik görevlilerinin dışında kimsenin kırıcı sözler sarf etmediğini” vurguladı.(aa) Devamı

03 02 2013

Kütüphanede bit yeniği

Kütüphanede bit yeniği |  görsel 1

Fransız ordusu Mali’de Gao ve Timbuktu’nun ardından tek mermi atmadan Kidal’a girerken Timbuktu’da İslamcıların kaçarken yaktığı tarihi kütüphane ile ilgili iddialara ilişkin soru işaretleri doğdu. Yerel kaynaklar “Elyazmalarının çoğu önceden daha güvenli binalara nakledildi” derken Cape Town Üniversitesi’nden Prof. Şamil Jeppie, Timbuktu Belediye Başkanı’nın iddiasının aksine 2009’da Güney Afrika hükümeti tarafından ‘Timbuktu Elyazmaları’ projesi kapsamında yaptırılan Ahmed Baba Enstitüsü’ndeki kütüphanede bulunan el yazmalarının çoğunun zarar görmediğini söyledi: “Kütüphane sorumluları, militanların 10 aylık hâkimiyeti sırasında elyazmaları ve kitapları daha güvenli yerlere nakletti. Enstitüdeki mobilyaların yağmalandığı doğru ancak hiçbir özel koleksiyona zarar gelmedi.” Mali kaynakları da dün ‘ağız değiştirip’ 300 bin eserin % 95’inin güvende olduğunu açıkladı. Bu arada kentte yüzlerce kişinin ‘militanlara yakın olmakla suçladıkları Tuareglerin dükkânlarını yağmaladıkları’ öne sürüldü. Kidal’da ise Fransızlar gelmeden İslamcı militanların bölgeyi terk ettiği belirtildi. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1119314&CategoryID=81 Devamı

03 02 2013

Ne mutlu 'Türküm diyene' mi? Ne mutlu 'Türk olana' mı?

Ne mutlu Türküm diyene mi? Ne mutlu Türk olana mı? |  görsel 1

Ankara Üniversitesi Antropoloji Bölümü Laboratuvarı AYŞE HÜR 03/02/2013-radikal Mustafa Kemal, Ekim 1922'de bir grup öğretmene şöyle dedi: "Üç buçuk yıl öncesine kadar dini bir cemaat olarak yaşıyorduk... O zamandan beri Türk milleti olarak yaşıyoruz." Bana göre buram buram ırkçılık kokan “Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit değil” sözleriyle ‘gündeme damgasını vuran CHP’li Birgül Ayman Güler, geri adım atmadığı gibi “Benim sözlerim Atatürk’ün ulus tanımının aynısı” diyerek ikinci bir tartışma başlattı. Geçen hafta çıktığımız yolculuğa kaldığımız yerden devam edelim ve Ayman’ın bu son iddiasına cevap arayalım.  Birinci Dünya Savaşı sırasında Şevket Süreyya’nın ‘Türk değil miyiz?’ sorusuna “Estağfurullah!” diye cevap veren Kafkas Cephesi’ndeki Müslüman Osmanlı askerlerini ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ diye haykırtmak çok zaman almamıştı. Bu kısa ve radikal yolun mühendisi Mustafa Kemal bu dönüşümü üç aşamada sağlamıştı. İlk aşama olan ‘Milli Mücadele’ yıllarında (1919-1922) Anadolu’nun ve Rumeli’nin Müslüman ahalisini ‘Düvel-i Muazzama’ya karşı seferber etmek için ‘dini’ tanımlar kullanılmıştı. Örneğin Mustafa Kemal 1 Mayıs 1920’de BMM’ye hitap ederken Mustafa Kemal şöyle demişti: “Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimi bir mecmuadır.... Devamı

30 01 2013

Selât-ü Selam'ı Türkçe okumadı, hapse atıldı

Selât-ü Selamı Türkçe okumadı, hapse atıldı |  görsel 1

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 1932 yılında yayımladığı bir genelge ile yürürlüğe giren Türkçe ezan, tam on sekiz yıl boyunca minarelerde yankılandı. İlk Türkçe ezan, 30 Ocak 1932 tarihinde yani 81 yıl önce Fatih Camii'nde Hafız Rıfat Bey tarafından okunmuştu. Ezandan hemen sonra, salât ü selamın da Türkçe okunması zorunlu tutulmuştu. Birçok kişi bu yüzden genelgede yer alan ‘Tanrı' yerine ‘Allah' dediği için hapis ya da para cezasına çarptırıldı. İzmir Kemeraltı Camii İmamı Tireli Ali oğlu Hafız Ahmet Efendi de bu mağdurlardan biri. Salât ü selamı Arapça okuduğu için hapis ve para cezasına çarptırılan İmam Ahmet Efendi ile ilgili belgeye Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nden ulaşıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı ezanın Türkçe okunması genelgesinden yaklaşık bir yıl sonra 6 Mart 1933’te salât ü selamın ve tekbirlerin de Türkçeye çevrilmesini kararlaştırmış. Türkçe hazırlanan üç farklı salât ü selam müftülüklere gönderilmiş ve ezanın Türkçe okunduğu bir zamanda Arapça salât ü selamın ahenksiz düşeceği belirtilmiş. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgeye göre, İzmir’in Kemeraltı Camii’nde Arapça salât ü selam okuduğu gerekçesiyle İmam Ahmet Efendi, İzmir Sulh Hukuk Mahkemesi’nde ve Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesi gereğince iki gün hapse ve yarım lira para cezasına mahkûm ediliyor. Hafız Ahmet Efendi’nin savunması üzerine Adalet Vekili, Yüksek Başvekâlet’ten konu hakkında bilgi istiyor. Başbakanlık Müsteşarlığı’nın yazısıyla Ahmet Efendi’nin cezası onaylanıyor. Prof. Dr. Suat Yıldırım, ezanın İslam’ın alameti olduğu için diğer dille... Devamı

30 01 2013

Kürtlerin Nihal Atsız’ı: İsmail Beşikçi

Aralarındaki benzerlikler çok. İkisi de içinden çıkmadıkları bir etnik topluluğun ulusçuluğunu yaptılar. Nihal Atsız etnik köken olarak Türk, İsmail Beşikçi de Kürt değil. Her ikisi de başkaları adına yaptıkları ulusçuluğu en uç noktaya, ırkçılığa kadar taşıdılar. Her ikisinin de, toplumun diniyle yani İslâmiyet’le araları barışık olmadı. Her ikisi de fikirleri uğruna hapislerde çile çektiler. Haklarını teslim edelim: Her ikisi de -görüşlerine katılın veya katılmayın- ciddi birer ilim ve fikir adamıdır: Atsız çok iyi bir Osmanlı tarihçisi, Beşikçi ise üretken bir Türkiye sosyoloğudur. Atsız’ın fazladan, vasatın üzerine çıkan bir şairliği ve romancılığı da vardır. Atsız, Türk milliyetçiliği üzerinde çok derin izler bırakmıştır. Sadece fikir vermek için belirtelim: Bugün karşınıza çıkan Kürşad isimlerinin tamamının kaynağı, Atsız’ın bir roman kahramanıdır. İsmail Beşikçi’nin Kürtler üzerinde bir “bilge” olarak bırakacağı izleri ve göreceği saygıyı tahmin etmek pek zor değil.     Ulusçuluk temelde çok basit bir duyguya dayanır. Bu duygu, benzerlerinize duyduğunuz körü körüne bağlılık ve aidiyet hissidir. “Körü körüne bağlılık” dediğimiz şey  “taassup”tur. Ulusçuluğu en iyi karşılayan kelime budur ve bu karşılık ilk defa sosyal bilimlerin gerçek kurucusu olan İbn Haldun tarafından bulunmuştur. İbn Haldun, sorgusuz sualsiz işleyen ve her şartta geçerli olan kabile dayanışmasını “asabiyet” olarak nitelemiştir. Kabile düzeyindeki dayanışma ile ulus düzeyindeki dayanışma arasında sadece nicelik farkı vardır; bu yüzden ulusçuluğun gerçek karşılığı asabiyettir. B... Devamı

25 01 2013

İSTANBUL'UN NEOLİTİK DÖNEMİ

İSTANBULUN NEOLİTİK DÖNEMİ |  görsel 1

  İstanbul'un neolitik dönemi hakkında kısıtlı bilgilere sahiptik. Pendik Kazıları'nda neolitik döneme ait 8500 yıllık köyün bulunması arkeologları sevindirdi.   İstanbul ’un arkeoloji tarihi denince aklımıza genellikle Roma ve Bizans imparatorlukları gelirdi. Kaynakları biraz karıştırdığımızda ise ilk kurulan yerleşim olarak Megaralıların MÖ 7. yüzyılda kurdukları Yunan kolonisi Byzantion’a ulaşırdık. Çok özel kaynaklarda Yarımburgaz, Fikirtepe kültürü anlatılmıştı ve bu konuda Prof.Dr. Mehmet Özdoğan, Prof.Dr. Şevket Aziz Kansu, Prof. Arif Müfit Mansel ya da Prof. Halet Çambel’in makalelerinde İstanbul tarihinin neolitik döneme uzandığını yakalamak mümkündü. Yenikapı’da bulunan neolitik yerleşimle çağdaş olduğu tespit edilen Pendik yerleşiminde neolitik döneme ait oval biçimli mimari evlerin temelleri ve tabanları ile çöp kuyuları ve evlerin yanındaki mezarlar İstanbul tarihi için büyük keşif olarak nitelendiriliyor. Şimdi İstanbul’daki diğer neolitik dönem yerleşmelerine göz atalım. YENİKAPI  Marmaray ve metro projeleri dahilinde Yenikapı’da yapılan arkeolojik çalışmalar, ortaya koyduğu bulgular neticesinde İstanbul tarihini bilinenden çok daha eskilere götürdü. Yenikapı, İstanbul’da daha önce bilinen tarihöncesi devirlere ait yerleşimler olan Pendik, Fikirtepe ve Yarımburgaz mağarasıyla birlikte Tarihi Yarımada olarak bilinen Suriçi bölgesinde ortaya çıkarılan ilk tarihöncesi yerleşim. Fikirtepe ve Pendik bölgesinde daha önce yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan buluntularla Yenikapı kazılarında ortaya çıkarılanlar çağdaş. FİKİRTEPE  İlk olarak 1908 yılında demiryolu görevl... Devamı

25 01 2013

AMAZONLAR SAMSUN'DA DEĞİL, KAZAKİSTAN'DA YAŞADI

  Mitolojiyle arkeolojinin uzlaşamadığı 'Amazonlar yaşadı mı?' sorusunun yanıtını ABD'li arkeolog Jeannine Davis Kimball veriyor. 'Evet yaşadılar ama efsanelerin söylediği gibi Samsun Terme'de değil, Kazakistan'da.' Kimball'ın yeni çıkan kitabında 'Altın Elbiseli Adam' hakkında da çarpıcı iddialar var.   Spottaki iddialar, İleri Yayınları'ndan çıkan 'Savaşçı Kadınlar Amazonlar' adlı kitaptan... ABD'li arkeolog Dr. Jeannine Davis-Kimball'ın yazdığı kitap, klasik bir arkeoloji kitabı değil. Hatta Türkiye'de tarihçi ve uzmanların itiraz edeceği farklı yorumları var. Bunlar bilimsel platformda tartışılacak şeyler; dolayısıyla biz haberimize Kimball'ın iddiaları, bulguları, anlatımı ve yazım biçimiyle bir bütün olarak kitabını konu edeceğiz... 1929 doğumlu Kimball, aslında geç karar vermiş arkeolog olmaya. Üç evlilik ve altı çocuktan sonra seçmiş hayatının mesleğini. Bu arada Kaliforniya'da hemşirelik, hastane yöneticiliği, Bolivya ve İspanya'da öğretmenlik ve Güney Amerika'da sığır çiftçiliği yapmış... Hayli renkli bir hayat. 49 yaşından sonra Kaliforniya Devlet Üniversitesi Tarih bölümüne girmiş. Antropoloji eğitimi almış ve Mezopotamya şehir devletleriyle ilgilenirken Avrasya konargöçerlerine ait parçalar gördüğünde çok şaşırmış. 'Merakım Mezopotamya krallıklarının katı hiyerarşileri ve bağnaz kralları yerine, özgürlüğü hayat tarzı edinmiş olan Doğu komşularına, karmaşık sanat eserleri yaratan konargöçerlere kaymıştı' diye anlatıyor durumunu... Bozkır tarihi ve Sovyetler (ki o sıralarda henüz dağılmamışlardı) özel ilgi alanı olur. Bu konuda doktora yapar. İsrail'deki Tel Dor kazılarından sonra da alanda &cced... Devamı

25 01 2013

HZ.İSA'NIN JAPONYA'DAKİ MEZARINA ZİYARETÇİ AKINI

  Japonya'nın Aomori kentinde bulunan ve Hz. İsa'ya ait olduğuna inanılan bir mezar, her yıl binlerce insan tarafından ziyaret ediliyor. Ülkenin kuzey kesimindeki ormanlık bir alanda yer alan mezara yakın bölgelerde Hz. İsa'nın soyundan geldiğini iddia eden insanlar da yaşıyor.   Hıristiyanlık inancına göre, Kudüs'te çarmıha gerildikten sonra göğe yükseltildiğine inanılan Hz. İsa'nın, Japonya yolculuğu hakkında ise bazı efsanelerin dışında ciddi ilmi veriler bulunmuyor. Budistlerle Şintoistlerin çoğunluğu oluşturduğu 128 milyon nüfuslu Japonya'da, Hıristiyanların oranı yüzde 1 civarında olsa da, Hz. İsa ile ilgili efsane, herkes tarafından biliniyor. Hz. İsa'nın çarmıha gerilmekten kurtulduktan sonra çiftçilik yapmak için Japonya'ya geldiğine, sarımsak yetiştirmeye başladığı bahçenin sahibinin kızı Miyuko'ya aşık olduktan sonra da buraya tamamen yerleştiğine inanılıyor. Efsaneye göre, Hz. İsa'nın Miyuko'dan 3 çocuğu oldu. 106 yaşında öldüğünde de erkek kardeşi Isukiri tarafından Aomori'ye defnedildi. Bu efsaneyi konu alan, "Greatest Story Ever Told / Anlatılmış En Büyük Hikaye" adlı filmde, Hz. İsa'nın 21 yaşındayken dini ilimler tahsil etmek için Japonya'ya geldiği belirtiliyor. Filme göre, 12 yıl boyunca Japonya'da kalan Hz. İsa, daha sonra Fas üzerinden yeniden Filistin'e dönerek, 33 yaşında Kudüs'te çarmıha gerilmiş. Yılın her mevsimi Hz. İsa'nın ziyaretçilerini ağırlayan Aomori'de ise Hıristiyanların yaşamadığı belirtiliyor. Bahar aylarında düzenlenen "İsa Festivali"ne katılımcıların hepsi turistler olduğu gibi, bölgedeki en yakın kilise de mezara en az 50 kilometre mesafede bulunuyor. Sabah, 16.01.2013... Devamı

09 01 2013

III. RAMSES CİNAYETİ TOMOGRAFİYLE ÇÖZÜLDÜ

III. RAMSES CİNAYETİ TOMOGRAFİYLE ÇÖZÜLDÜ |  görsel 1

    Bilgisayarlı tomografiden geçirilen Mısır firavunu III. Ramses'in boğazında ölümcül bir kesik bulundu. Firavunu, MÖ 1155'te oğlunu tahta geçirmek isteyen karısının öldürttüğü sanılıyor.   Bilim insanları antik Mısır'ın firavunlarından III. Ramses'in cinayete kurban gittiğini ortaya çıkararak binlerce yıllık bir gizemi çözdü. "British Medical Journal" dergisinde yayımlanan araştırmaya göre; III. Ramses'in mumyasının CT taramasında (Bilgisayarlı tomografi) firavunun boğazında ölümcül bir kesiğe rastlandı. İtalya'daki Mumyalar ve Buz Adamlar Enstitüsü'nden paleopatolog Dr. Albert Zink, Kahire'deki Mısır Müzesi'nde saklanan III. Ramses'in mumyasında yapılan araştırmada, gırtlağının hemen altında 7 santimetre uzunluğunda derin bir kesik bulunduğunu söyledi. Keskin bir bıçağın açabileceği bu kesiğin, kurbanın birkaç dakika içinde ölümüne yol açacağı belirtildi. KEÇİ DERİSİYLE LANETLENDİ Dr. Zink, "Tomografi daha önce keşfedilmemiş kesiği ortaya çıkarmamıza yardımcı oldu. III. Ramses'in oğlu Prens Pentavere'ye ait olduğu sanılan mumyanın boynunda da olağandışı izlere rastladık. Bu kişinin asıldığını ya da boğularak öldürüldüğünü düşünüyoruz" dedi. Prens Pentavere'nin cesedinin diğer kraliyet ailesi mensuplarının aksine temizlenmemiş keçi derisiyle sarıldığını belirten Dr. Zink, keçi derisinin ruhun diğer dünyada cezalandırılması için uygulanan bir gelenek olabileceğine dikkati çekti. Torino Papirüsü gibi antik belgeler, MÖ 1155'te haremde bulunan kişilerin, III. Ramses'i öldürmeye çalıştığını yazıyordu. Ancak belgelerde suikast girişiminin başarılı olup o... Devamı