Kırım Türkiye'ye bağlanabilir iddiası

2014-01-30 20:35:00

Hürriyet'ten Nerdun Hacıoğlu'nun haberine göre, Kırım'daki Rusya yanlısı yönetim, Kiev'deki son gelişmeler ışığında bir aydan beri "Batılılar başkent Kiev'i ele geçirirse biz ayrılırız" açıklamaları yapıyor. Rus ve Avrupa basınında da bu açıklamalar yer almıştı. OSMANLI İLE RUSLARIN 230 YILLIK ANLAŞMASI Kırım yönetimi 'ayrılırız' diyor ama 230 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya İmparatorluğu arasında imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması, Yarımada'nın öyle istediği gibi başına buyruk hareket edemeyeceğine hükmediyor. Hala geçerliliğini koruyan ve Rus Çariçesi 2. Yekaterina'nın 19 Nisan 1783 yılında imzaladığı anlaşma uyarınca Kırım Yarımadası Osmanlı himayesinden alınarak Rusya'ya devredilmişti. Ancak anlaşmanın en önemli maddelerinden biri Yarımada'nın bağımsızlık ilan edemeyeceğini ve üçüncü tarafa teslim edilemeyeceğini öngörüyordu. Böyle bir adımın atılması halinde Kırım'ın otomatik olarak Türkiye himayesine geri dönmesi gerekiyordu. ÖZAL KIRIM'I İSTEYEMEMİŞTİ 1991 yılında SSCB parçalanarak onun yerine bağımsız Ukrayna devleti ortaya çıktığında, Türkiye Küçük Kaynarca Anlaşması'nı gerekçe göstererek Yarımada'yı geri isteme hakkını elde ediyordu. Ancak Turgut Özal yönetimi döneminde Türkiye'nin kuzeyinde yaşanan jeopolitik değişim ve genel dünya konjönktürü göz önüne alınarak Ankara tarafından bu seçenek gündeme getirilmedi. Türkiye sadece Kırım Yarımadası'nda yaşayan Tatar azınlığın haklarının verilmesini savunmakla yetinmişti. TÜRKİYE "KIRIM'I İSTİYORUM" DİYEBİLİR Son 23 yılda köprünün altından epeyce sular aktı. Günümü... Devamı

Bütün yollar Osmanlı’ya çıkar

2014-01-27 20:53:00

Köksüz, bağsız bir sanat ve tarih algısıyla üretilen ‘iş’lerin hep bir yanı eksik kalıyor. Evet, tarihi geriye döndüremeyiz ama kopan bağları onarmak, ‘bu topraklar’a ait, ‘bu coğrafya’nın kimliği, aidiyetleri ve değerler bütününü yeni bir gözle okuyarak özgün bir dil oluşturmak mümkün. Şimdiye dek bu anlamda bir kültür politikası üretilmemiş olması büyük bir eksiklik. Ama en azından bu alanlarda eser üretenler artık bu gerçekliğin farkında. Bu farkındalığı artırmak için ömrünü sanata, edebiyata, düşünceye vakfetmiş ustalara kulak vermek yeterli. Bir röportaja gidiyorum. Konu medeniyet tasavvuru. Sadettin Ökten’le konuşuyorum, son kitabından hareketle. Osmanlı tecrübesini işaret ediyor ve Osmanlı yorumunu doğru okuyup bugüne yeni bir şey söylemek gerektiğine vurgu yapıyor. Sonra bir sinemacının kapısını çalıyorum. Safa Önal’la sohbet ediyoruz. Konu sinema iken söz dönüp dolaşıp dil konusundaki yoksulluğumuza geliyor. “Ben bir imparatorluk varisiyim” diyen Önal, kelimeleri, kavramları olmayan bir toplum olarak artık roman yazamadığımızı söylüyor ve 200 kelime ile konuşur hale gelmenin getirdiği zihinsel fakirliğe dikkat çekiyor. Bu isimlerin ve aynı kuşaktan pek çok değerli ustanın dönüp dolaşıp ısrarla dile ve dilsizliğimize dikkat çekerek imparatorluk bakiyesine sahip çıkmamız gerektiğini söylemeleri tesadüf değil. Kendimize daha fazla yabancılaşmadan toparlanmamız büyük önem taşıyor. Bunun için de mesela Osmanlıca kelimeleri günlük hayatımızda daha sık kullanarak ya da ekranda bir genç mehter söylediğinde bundan rahatsız olmayıp ‘mehter’i diğer müzik dallarının dışında tutmamakla başla... Devamı

İŞTE YOL İÇİN YIKILAN CAMİLER

2013-11-06 14:27:00

  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Yol için cami bile yıkarız.” sözleri bu hafta çok konuşuldu. Bugün tarihi bir cami yıkmak ne derece abes görülse de, karnemiz bu konuda hiç de temiz değil. Bugüne kadar farklı ideolojilerin birbirlerini suçladığı noktada tarihi belgelerden anlaşılıyor ki, Milli Şef’in CHP’si de Adnan Menderes’in Demokrat Parti’si de aynı suçu işlemiş! İşte yok olmuş onlarca cami arasından yol için feda edilenler...   İstanbul, yüzyıllardan beridir çeşitli vesilelerle yıkılıp yeniden inşa edildi. Doğu Roma ve Osmanlı İmparatorluğu izlerinin derin bir şekilde görülebildiği medeniyet başkenti, tarih boyunca onlarca kez doğal afet, yangın ve yağma atlattı. Fakat hiçbir zaman son yüzyıldaki kadar tahribata maruz kalmadı. İmparatorluğun bakiyesi olan şehri devralan başta cumhuriyet kadroları, toplumun manevi sütunlarını çatlatacak hamlelerde bulunurken, akabinde gelecek Demokrat Parti ise moderniteye ayak uydurabilmek bahanesiyle geniş yıkımlar gerçekleştirdi. Lastik tekerlekli otomobilleri tarihi yarımadanın her yerine ulaştırmakla övünen devrin yönetimi, arkalarında bugün bile derinden hissedilen yaralar bıraktı.   Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz salı günü partisinin grup toplantısında kesilen ağaçlarla ilgili tepkilere cevap verirken, ezber bozan ifadeler kullandı. “Yol medeniyettir… Medeni olmayanlar yolun kıymetini bilmezler. Bizim değerlerimizde yol engel tanımaz. Önünde cami bile olsa o camiyi yıkarız, gideriz, camiyi başka yerde inşa ederiz.” cümleleri, gündemde yoğunlukla yer tuttu. Zira bu sözler, Milli Şefli yılları ve 1950’li yıllardaki imar faaliyetlerini hatırlattı. Bu devrin iktidar sahipleri farklı gerekçelerle, kimi zam... Devamı

12 Eylül'ün galası: 4 Temmuz Çorum

2013-10-18 17:52:00

2 Temmuz 2012 / İDRİS GÜRSOY -AKSİYON 12 Eylül darbesinden önce ortamın hazırlandığı tezini güçlü kılan sorulardan biri “11 Eylül’de patlayan silahlar ertesi gün neden sustu?” sorusudur. Darbeden 2 ay önce yaşanan Çorum Olayları’nda bunun cevabını bulmak mümkün. 12 Eylül 1980 öncesi yaşanan ve darbe gerekçesi sayılan Çorum Olayları, bir Alevi-Sünni çatışması mıydı? Herkes konuştu. Ancak Alevilerden ilk defa net bir açıklama geliyor. Olayların içinde yer alan sol görüşlü araştırmacı yazar Gazi Eke, 6 ay önceden ortam hazırlanmaya başladığına dikkat çekiyor. Cinayet, darp, yağma gibi olaylarda sol ve sağ gruplar içine sızdırılan görevlilerin aktif rol oynadığını söylüyor. Katliamın ‘kullanılan’ kişilerin üzerine yıkıldığını belirterek “Birinci derecede failler ortada yok.” diyor. Hukuk fakültesi mezunu Eke, sol grupların içine karışmış, derin yapılar adına görev yapan kişilerin kimliklerinin bugün bile bilinmediğini açıklıyor. Çatışmanın diğer tarafındaki ülkücü Adnan Baran da bu yapıların 32 yıl sonra bile deşifre olmadığını, varlıklarını sürdürdüklerini ve mutlaka üzerine gidilmesi gerektiğini söylüyor. Dönemin Çorum Valisi Rafet Üçelli’nin 12 Eylül darbesiyle ilgili soruşturma kapsamında verdiği ifadede söyledikleri de iki tanığı destekler nitelikte. Olayların ‘planlı’ olduğunu vurgulayan Üçelli, Amasya’daki tugaydan yardım istediklerini ancak gelen askerlerin müdahale etmeden kışlalarına döndüğünü kaydediyor. Peki, katliamın arkasında kimler vardı? 6 ay öncesinden ortam nasıl hazırlandı? ‘Cami bombalandı’ şeklindeki yalan ha... Devamı

Lozan aşıldı Hedef 1914 sınırları olmalı!

2013-08-02 13:08:00

                        29 Temmuz 2013 /Aksiyon   Klişe bir tartışmadır: “Lozan hezimet mi, zafer mi?” Cevap kişiye ve beklentiye göre değişir. Ancak bir de hakikat var ki payitahtı bile işgal edilmiş bir imparatorluktan birkaç sene içinde yeni bir devlet çıkarmak hiç değilse takdiri hak etmektedir! 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşması’yla, toprakları onlarca ülkeye bölünen Osmanlı bakiyesi üzerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dünyaya ilan ediliyor. Filistin ve Kıbrıs’ın hâlâ süren mücadelesi göz önüne alındığında, dünyaya varlığınızı kabul ettirmenin o kadar da kolay olmadığı aşikâr. Osmanlı’nın bayrağı yere düşmeden Cumhuriyet’in hikâyeyi devam ettirmeyi başarması, devir şartları açısından takdire şayan görünüyor. Milli Mücadele, ne kadar Türkiye’nin kazancıysa, bir o kadar da ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’un hayal kırıklığı demek. İngiltere, bizim 90 yıldır içimize sindiremediğimiz Lozan’ı kabul etmemek için çok direniyor. Misak-ı Milli’nin yüzde 80’i elde kalıyor ancak kayıplar kapanmayacak bir yara açıyor toplum nezdinde. Bu sebepledir ki 24 Temmuz 1923’ün üzerinden 90 sene geçmesine rağmen hâlâ Lozan’ı konuşuyor, ‘Başka bir çözüm mümkün müydü?’ sorusunu sormaktan kendimizi alamıyoruz. İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü Başkanı Doç. Dr. Bekir Günay ise bunun artık gü... Devamı

2013-07-26 23:53:00

Sokağa atılan üniversite: Darülfünun                       13 Mayıs 2013 / AYŞE ADLI 1933 Üniversite Reformu, propagandist beklentilere cevap vermeyen Darülfünun’un tasfiyesi demekti. Göreve gelen Alman hocalar sosyal bilimlerin Batılı ve pozitivist yorumla yeniden inşa edilmesine hizmet etti. İstanbul Darülfü-nun’u Emini Ismayıl Hakkı Bey, günlerdir Çamlıca’daki evinde kaderin tahakkukunu bekliyor. Darülfünun ilga edilecek, söylentiler çıkalı epey olmuş. Maarif Vekili Reşit Galip lafı ağzında gevelese de olacaklar belli. Büyük çaplı bir tasfiye kapıda. Baltacıoğlu, yeni kurulacak üniversitede hocalığa devam edebileceğinden şüpheli. Aylar süren endişeli bekleyiş 1933 senesinin Ağustos ayı başlarında nihayete eriyor. Maarif Vekâleti’nden bir zarf geliyor Rektör Bey’in evine; “Ismayıl Hakkı Beyefendiye!” diye başlıyor Maarif Vekili Reşit Galip imzalı mektup. “İstanbul Darülfünun’u Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılan 31 Mayıs 1933 tarih ve 2252 numaralı kanunla, 31 Temmuz’dan itibaren ilga edilmiştir. Bu kanunun hükmüne göre Darülfünun’daki vazifeniz 31 Temmuz 1933 tarihinden itibaren nihayet bulmuş oluyor. Uzun yıllardan beri hayatını memlekete münevver yetiştirmeğe vakfetmiş ve çok zaman zorlu şerait içinde büyük hizmetler görmüş olan zatıâlinize bu tebliği teessürle bildiriyorum.” Kararı şahsi addetmemeleri, gördükleri vazifenin hafife alındığı zehabına kapılmamaları ricası ve saygı ifadeler... Devamı

27 Mayıs’ın gizli karargâhı

2013-07-26 23:50:00

                  27 Mayıs 2013 / CEMAL A. KALYONCU 60 darbesi olduğunda gözler Milli Birlik Komitesi ve Yassıada Kumandanlığı üzerindeydi. Ancak ortaya çıkan belgelere göre, başında Kurmay Albay Namık Kemal Ersun’un bulunduğu MBK İrtibat Bürosu, darbenin gizli beyni gibi çalışmış. 1960 darbesine dair yeni sırlar ortaya çıkıyor. Bu da gösteriyor ki üzerinden onca yıl geçmesine rağmen 27 Mayıs hâlâ pek çok sırrı barındırıyor. Herkesin, Millî Birlik Komitesi (MBK)  ile Yassıada arasında sadece irtibat kurmakla yükümlü sandığı, hatta başkanının adını dahi sadece ilgililerin bildiği İstanbul’daki İrtibat Bürosu’nun faaliyetleri, 27 Mayıs’a dair bilgilerimizi değiştirecek türden. Zira, MBK İrtibat Bürosu, yargılamaları yapacak soruşturmaları yürüten Yüksek Soruşturma Kurulu’nun bile üstünde bir yapı. Yani, ortaya yeni çıkan belgelere göre, adaleti tesis edecek yargı kurumları bile İrtibat Bürosu’ndan emir alıyor. Başkanı Kurmay Albay Namık Kemal Ersun olan MBK İrtibat Bürosu, bugüne kadar ‘derin’ yapı diye eleştirilen ve faaliyetleri ile hep dikkatleri üzerine çekmiş Özel Harp Dairesi gibi çalışmış. Aslında yargılamaların yapılacağı Yassıada’ya yönelik güvenlik önlemlerini içermesi beklenen; ancak güvenlik planlarının yanında, başarıya ulaşmış bir darbenin etkisinin uzun yıllar sürmesi için yapılacak ‘psikolojik harp’ esaslarının da kâğıda döküldüğü ‘çok gizli’ ibareli İrtibat Bürosu Ada Planı bu kanaa... Devamı

Trabzonlu Şükrü Saracoğlu

2013-03-16 19:06:00

25 Şubat 2013 / BEHRAM KILIÇ 41 yıl devlet görevinde bulunmuş, 17 yıl F.Bahçe’ye başkanlık yapmış, İttihatçı kadroların gözdesi, çok tartışılan Varlık Vergisi’nin mimarı, Atatürk ve İsmet İnönü’nün yakın arkadaşı Şükrü Saracoğlu, Trabzonlu olduğunu çocuklarına bile söylememiş. ‘Orta boyun biraz altında, yapılı, 55 yaşında, hızlı hareket eden, dik bakışlı, kahverengi gözlü, toplu esmer yüzünde kır bıyığı ve kır saçları bulunan Türkiye başvekili, kemik çerçeve kullanmaktadır. Eğlenceyi sever ve eğlenir. Ulusal içkileri rakıdan iyi bir İskoç viskisine kadar çeşitli içkiler içer, ancak gençliğine oranla şimdi daha az içmektedir. Hâlâ dost ortamlarında hareketlidir. Parmakların şaklatıldığı, ayakların yere vurulduğu bir İzmir halk dansı ve doğduğu köyde öğrendiği ‘zeybek’i oynamak üzere sık sık piste çıkar.” 12 Temmuz 1943 tarihli Time dergisi, Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra bir Türk’ü daha kapağına taşıyordu. II. Dünya Savaşı’nın hareketli günlerinde Türk dış politikasını idare eden Şükrü Saracoğlu’ydu bu kişi. Fotoğrafın hemen üzerinde Almanya ve Sovyetler Birliği’ni temsilen gamalı haç ve orak çekiç kullanan dergi, Saracoğlu’nun hangi istikamete doğru gideceğini ‘tercih’ başlığıyla okuyuculara duyuruyordu. Yazının içerisinde ise hariciye vekilinin mihver (Almanya, İtalya) devletlerden yana gözükse de tarafsız kaldığına vurgu yapılıyordu. Zeybek oynadığı da doğruydu. İzmir Ödemiş’te halk onu zurnacı Kara Mehmet ve davulcu Deli Veli ile karşılar, o da meydanda zeybek oynardı. Milli Eğitim, Maliye, Adalet ve Dışişleri Bakanlığı ile Başbakanlık ve Meclis B... Devamı