02 02 2009

ESKİ BİR LETONYA MASALI

     "Çok eski zamanlardan birinde kötü bir âdet varmış. Yaşlılar artık iyice ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür, orada yırtıcı hayvanlara bırakılırmış. Böylece zaten az olan yiyeceklerin, çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış.İhtiyarları belli bir yaştan sonra evde tutmak yasak olduğundan kimse yaşlı anne babasını evde gizleyemez, komşusu görüp ihbar edecek diye korkarmış.      İşte bir gün yaşlılardan birini oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş. Kış mevsimiymiş. İhtiyar, oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler. İhtiyarı bırakmış dönüyorlarmış ki, küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında unuttuğunu fark etmiş. Babasına dönüp almalarını söylemiş. Babası umursamayınca da : "Kızağımı almalıyım, yoksa sen yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım" demiş. Oğul o an anlamış ki, ihtiyar babasının kaderi, yaşlandığında kendi kaderi de olacak. Dönüp babasının ellerini çözmüş. Alıp eve geri getirmiş. Samanlıkta  saklayıp her gün ona gizlice yemek vermeye başlamış.      Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış. Hayvanlar birbiri arkasından ölüyormuş. İhtiyar oğluna şöyle demiş: "Hastaları iyilerden ayır. Onlara şu, şu otlardan ilaç hazırla. Sağlıklılara da şöyle şöyle yap.'' Oğlan ihtiyar babasının dediklerini yapmış. Gerçekten de onun hayvanları arasında ölüm azalmış. Çoğu kurtulmuş.     Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi, o sene de köy halkı kurbanlar kesmeye başlamış. İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş: "Köyde hayvan çok azaldı. Senin de fazla hayvanın yok. Bu sene kurban kesme." Gerçekten de bi... Devamı

19 10 2008

(Fihristi olmayan kitap:Fatma Aliye Hanım /2) Bütün yazar kadınl

19/10/2008 Fatma Aliye Hanım yazar erkeklerin, kadınları "kurban tipi" ve "ölümcül tipler" olarak çizdikleri karakterlerden tamamen farklı olarak; hayatın içindeki kadını, hakiki kadınları seçmiştir roman kahramanı olarak. Bir başka ifade ile hakiki kadınlar ilk defa Fatma Aliye'nin romanlarında ortaya çıkmıştır.Tanzimat dönemi romanlarına baktığımız zaman iki ana tema çıkar karşımıza: 1-Kadının toplumdaki yeri, 2-Erkeklerin aşırı Batılılaşması. Fatma Aliye Hanım, kadının toplumdaki yerini gerek makalelerinde gerekse romanlarında ele alırken, Müslüman kadını edilgen ve zayıf bir karakter olarak değil, İslami ilkelerden taviz vermeyen, bilgili, becerikli, ilkeli bir kadın olarak çizer. Edebiyat tarihlerinin ve tarihçilerinin Fatma Aliye Hanım'ı atlayarak ilk Türk kadın yazarı olarak isimlendirdikleri Halide Edip de, Fatma Aliye'nin ana kahramanlarının bu karakterini yazdığı romanlar aracılığı ile devam ettirmiştir.Fatma Aliye Hanım yazar erkeklerin, kadınları "kurban tipi" ve "ölümcül tipler" olarak çizdikleri karakterlerden tamamen farklı olarak; hayatın içindeki kadını, hakiki kadınları seçmiştir roman kahramanı olarak. Bir başka ifade ile hakiki kadınlar ilk defa Fatma Aliye'nin romanlarında ortaya çıkmıştır. Ki Tanpınar, Tanzimat'ın yazar erkeklerinin kadınları hiç tanımadıklarını şaşırarak ifade eder. "Bu adamlar sofralarındaki kadını, annelerini ve kız kardeşlerini de hiç tanınmamışlar mıdır?" diye sorar. Haddi zatında bu sadece Tanzimat romanına özgü bir durum değildir. Mesela ünlü İngiliz romancı Dickens, sosyal manzaraları, değişen toplumsal durumları tasvir etmekte o kadar başarılı olduğu halde, kadınları daima basmakalıp tipler olarak yazar.Esasında erkek yazarların kadınları ne kadar tanımadıklarına en iyi örnek Felsefe-i Zenan'dır. 1870 yılında yayınladığı bu uzun hikâyesi ile Ahmet Mi... Devamı

24 06 2008

ANGUT

Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir "Angut".   Birisi bir salaklık yapınca, bir laftan anlamayınca, böle boş boş  bakınca hemen "Angut'musun" der günümüzün insanı.. Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton "Angut!" var ülkemizde.. Angut kuşu'nun eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir yırtıcı  hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan oda ölene kadar onun baş ucunda bekler.. İşte bu canlının yaptığı en büyük "Angut"luk budur..  Ayrıca bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen bir şey değildir.. Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elini uzatsanız  dahi oradan kaçmaz.. Erzurum ve yöresinde olanlar daha iyi bilirler, Angut kuşunun en büyük özelliği Eşi öldüğünde tekrar çiftleşmemesidir. Bu nedenle Angut avı o bölgede yöre halkı tarafından hoş karşılanmaz. Devamı

24 06 2008

AKİFİN BATIYA BAKIŞI

  Âkif’in Berlin seyahati ilginç bir öykü ile başladı. 1915 yılı ortalarına doğru, savaşta müttefikimiz olan Almanya, savaş sırasında İngiliz, Fransız ve Rus ordularından aldığı esirler arasında Müslümanlar olduğunu fark etti. Bu esirleri ayrı kamplarda topladı. Bu kamptaki Müslüman esirlere iyi muamele ediliyordu. Hattâ, Müslüman esirlerin ibâdet etmesi için çok kısa sürede bir câmi bile inşa ettiler.Almanlar, Müslümanların lideri olan Osmanlılara bu esirlere karşı takındıkları tavrı göstermek için bir heyet dâvet etti. Böylece, Osmanlı halifesi, yeryüzündeki bütün Müslümanları koruyan ve onların haklarını savunan manzara içinde takdim edilecekti. Halifenin en kötü koşullarda bile Müslümanlarla birlikte olduğunu gösteren bu manzaranın yaşatılması için Berlin’e bir heyet gönderilmekteydi. Berlin’e gidecek olan heyet, o zaman Osmanlının haber alma ve casusluk örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından seçiliyordu. Bu örgüt, Berlin’e gidecek heyete Âkif’in de katılmasını İttihat Terakki hükümetinden istedi.Âkif, Berlin gezisi sırasında gözlediklerini “Berlin Hatıraları isimli şiirinde anlatır. Bu şiir Âkif’in en uzun şiirlerinden biridir. 796 beyittir.Ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında düşman ordularının işgal ettiği Türk topraklarında halka yaptıkları zulmü görünce Batı’nın bu vahşetini en ağır dille eleştirmiş ve Batıyı medeniyetin beşiği gibi görenlere en sert lisan ile hücum etmişti.  “Medeniyet” denilen vahşete lanetler eder, Nice yekpare kesilmiş de sırıtmış dişler!  Bakmayın hem tükürün çehre-i murdarımıza Tükürün belki biraz duygu gelir &acir... Devamı

24 05 2008

Kudüm-ü Şerif mi ? Çifte Nara mı ?

Yenikapı Mevlevihanesi yanındaki köşklerden birine düğün münasebetiyle çingenelerden mürekkep bir takım çalgı heyeti getirilmişti. Eğlentinin en hararetli zamanında çifte nara patladığından hazırunun neşesi kaçtı. O anda kıptinin hatırına tekkenin kudümleri geldi. Hemen dergaha koştu. Mevlevihanelerde çifte naraya, adının değiştirilerek kudumü şerif denildiği ve bunun inceliğini düşünmediği için kudümzen başıdan adıyle sanile bir çiftenara istedi. Çingenenin kudumü şerif demeyip çiftenara deyişi  dervişin taassubuna dokundu. Çalgıcıyı; “Ona çiftenara demezler, kudümü şerif derler” azariyle kovdu. Bununla da kalmadı, gidip şeyhine şikayet etti. Zerafetiyle tanınan Şeyh Osman Salahaddin Efendi, dedenin kıptiye yaptığı muameleyi beğenmedi. “Neşelerini kaçırmayaydın, vereydin!” dedi. Kudümzen başı: – Ama efendim, kudümü şerife bu çingene çifte nara diyor, deyince de Osman Salâhaddin Efendi şu cevabı verdi: – Zararı yok, o; çingene eline düşerse çiftenara, tekkeye gelirse kudümü şerif olur.  ... Devamı