08 01 2009

OSMANLI KÜLTÜR VE MEDENİYETİ-ders notları-

 

XIV. ve XVI. Yüzyıl Osmanlı Kültür ve Uygarlığı

Devlet Yönetimi

Padişah
*Osmanlı Devleti'nin yönetimine Al-i Osman diye adlandırılan Osmanlı ailesi dışında başka bir sülaleden hükümdar getirilmemiştir.  *Osmanlılarda  Sultan  ünvanını  önce  I.Murad  kullandı  *Devletin ve milletin devamı ilkesine uyularak, bir isyan çıkmasının önüne geçmek amacıyla diğer şehzadeler öldürülürdü. *Bu nedenle yıkılışına kadar, Osmanlı Devleti'nde Roma ve Bizans'ta olduğu gibi bir çok sülale iş başına geçmemiştir. *I. Ahmet Dönemi'nden itibaren, kardeş katli kaldırılarak, oda hapsi uygulaması başlamıştır. *Padişah, törelere göre, bütün güç ve kudreti elinde bulunduran ve memleketin sahibi sayılırdı. *Padişah, şer'i hukuka aykırı olmamak şartıyla, birtakım hükümler verir, bunlar örf olarak adlandırılırdı. *Padişahlar aynı zamanda ordunun başkomutanı idi. *XVI. yüzyıla kadar padişahlar, şehzadelikleri döneminde savaşlara katılır, ülke idaresi ve savaş teknikleri konusunda tecrübe kazanırlardı. *Padişahlar, dini anlamda yetkilere de sahiptiler. Bu yetki Yavuz Sultan Selim'in, Mısır'ı alması ile Halife-i Müslimin, sanı ile belirtilmişti.  *Padişah çocuklarına, çelebi veya şehzade denir, şehzadeler, babalarının sağlığında büyük bir sancağa tayin edilirdi. *Buralarda, başlarında da "Lala" denilen devlet adamları olmak üzere, devlet yönetimi konusunda yetiştirilirlerdi. *Her şehzade hükümdar olma hakkına sahipti. *Tahta çıkma konusunda herhangi bir veraset sistemi yoktu. *Osman Bey ve Orhan Bey döneminde padişahlık hakkı hanedanın bütün erkek üyelerine aitti. Ancak, I. Murat döneminden itibaren padişahlık, padişah ve oğullarına bırakılmış, bu durum şehzadeler arasında zaman zaman taht kavgalarına sebep olmuştu. *Fatih Kanunnamesi'nde bu durum; "şehzadelerin hangisine saltanat nasip olursa onun tahta geçeceği" şeklinde belirtilmiş, böylece bu kanunname ile kardeş katli yasallaşmıştır. *Fatih  kanunnamesi  ile   merkeziyetcilik  türk  tarihinde  ilk  olarak  tamamlanmıştır.  *II.Selimden  sonra  sadece  padişahın  büyük  oğlunun  sancağa  çıkmasına  izin  verilmiştir.  *I. Ahmet dönemi ile birlikte, ekber ve erşad yani en akıllı ve en yaşlı kişinin tahta geçmesi kuralı getirilerek veraset sistemi belirgin bir duruma gelmişti. *Bu  usul  kafes  usulünü  de  beraberinde  getirmiştir  *Bunun sonucu  yönetim  tecrubesi  olmayan  padişahlar  iktidara  gelmiştir.  *Osmanlı padişahları Halifelik yetkilerini ilk defa 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması'nda Kırım Müslümanlarını dini açıdan kendilerine bağlıyarak kullanmışlardır.


MERKEZ YÖNETİMİ

SARAY   *XV. yüzyılla birlikte Osmanlı Devleti giderek gelişmiş ve büyümüş, buna paralel padişahların oturduğu saraylar da büyümüş ve ihtişamı artmıştı. *Bursa'nın başkent olduğu dönemlerde, burada bir saray yapılmış, ardından Edirne'nin alınması ile buraya da saraylar yapılmaya başlanmıştı.*Fatih'in İstanbul'u fethi ile, önce bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu alana, Saray-ı Amire yani "büyük saray" diye bilinen bir saray yapılmış, zamanla bu sarayın yetersiz kaldığına inanılarak, yine Fatih döneminde Topkapı Sarayı'nın yapımına başlanmıştı. *Dört tarafı duvarlarla çevrili olan bu saray,değirmenleriyle, fırını ve bostanıyla, silah depolarıyla, ahırlarıyla, mescidleriyle adeta bir kasabayı andırmaktaydı. *Bu dönemde saray, padişahın ailelerine ayrılan harem, devşirmelerden ve savaşlarda esir alınıp yetiştirilen gençler ve gönüllülerden oluşan Enderun ile sarayın dış hizmetlerine bakanlar için ayrılan Birun olmak üzere üç ana bölümden oluşurdu.

 

BİRUN     *Osmanlı Devleti'nin zamanla gelişip büyümesi sonucu, başlangıçta basit ve sade olan saray teşkilatı yetersiz kalmış, sınırların hızla büyümesi ile devlet memurlarının sayısı artmıştı. *Bu durum saraya da yansımış, saray görevlilerinin sayıları da artmıştı. *Bu durumda iki terim ortaya çıkmıştı; Enderun ve Birun. Farsça bir kelime olan ve "dış" analamına gelen Birun, Osmanlı sarayında dış hizmetlere bakan, sarayda yatıp kalkmak zorunda olmayan padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, hünkar imamı gibi kişilerin bağlı olduğu kısımdı. Bu insanlara "Birun Halkı" ya da "Dış Halkı" denirdi.  *Birun Halkı, Enderun Halkı'na göre daha üst seviyede idi. Birun terimi Tanzimat'ın ilanı ile kullanılmamaya başlanmıştı.   *Kubbe altı  da  Birun  bölümündedir. 

 

ENDERUN    *Farsça bir kelime olan Enderun "iç" anlamına gelir. *Enderun ve Enderun'a mensup halk, devşirme denilen hristiyan çocukları ile savaşlarda esir alınıp yetiştirilen gençler ve gönüllülerden oluşurdu. *Devşirme kanununa göre sekiz ve on sekiz yaşları arasında toplanan ve daha sonra boy, gösteriş, ahlak ve zeka olarak seçilen bu bu gençler, önce Edirne Sarayı, Galat Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı gibi saraylarda Türk-İslam adet ve geleneklerine göre yetiştirilir, ardından Enderun'daki ihtiyaca göre buraya alınıp, kendilerine birer oda tahsis edilir, saray adabını öğrendikten sonra, yeteneklerine göre devlet memurluklarına atanırlardı.  * Bu odaların en önemlisine Hasoda denirdi.   *Kısaca Enderun, Osmanlı Devleti'ne, devlet memuru yetiştiren bir okuldu.


Harem *Arapça'da girilmesi yasak ve kutsal olan yer anlamına gelen harem, Osmanlı saray yapısında önemli bir yer tutar. *Harem-i Humayun veya Harem Dairesi adı verilen bu kısım da tamamen padişah kadınlarına ayrılmıştı.*Haremde bulunan kadınlar, Harem Ağası denilen, erkekliği yok edilmiş kişilerin kontrolündeydiler. Hareme alınacak kadınlar itina ile seçilir, bunlar ya değişik ırklardan seçme güzel kadınlar, ya da padişaha bazı devlet adamlarının göndermiş olduğu kadınlardan oluşurdu.*Bununla birlikte bir takım cariyeler, yani savaşlarda esir alınan kadınlar da, Harem Ağası'nın seçimi ile hareme girebilirlerdi.  *Harem-i Humayun aynı zamanda bilinenin aksine, padişahın giyim ve kuşamı dahil tüm özel işlerinin düzenlendiği bir kurumdu.

 
İSTANBUL YÖNETİMİ    İstanbul, Osmanlı Devleti için kuruluş yıllarından itibaren hem siyasi hem de ticari açıdan önemini korumuştu. 1453 yılında İstanbul'un fethi ile, Osmanlı Devleti'ne başkentlik yapmaya başlayan şehir, Osmanlı tarihinde "payı taht-ı saltanat", yani "saltanatın başkenti" olarak anılmıştır. İstanbul, ülke yönetiminde özel bir yere sahipti. Bütün merkez teşkilatının bulunduğu İstanbul'a özel memurluklar vardı. Bunlardan bazıları; İstanbul Ağası, İstanbul Kadısı, Şehremini idi. Yeniçeri Ağası'nın bir gmrevi de İstanbul'un güvenliğini sağlamaktı. İstanbul Kadısı, şehirdeki şer'iyye mahkemelerinin başında bulunan, yani adalet işleri ile uğraşan kişi idi. Bu arada şehirde bulunan saray ve hükümete ait binaların onarım ve tamir işlerine bakan kişiye "Şehremini" denirdi.

 

DİVAN-I HÜMAYUN    *Osmanlı Devleti'nde bugünkü anlamda Bakanlar Kurulu, Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi gibi devlet kurumlarının görevlerini yerine getiren ve bizzat padişahın başkanlık yaptığı, birinci derecede devlet işlerinin görüşüldüğü divana Divan-ı Hümayun denir. *Selçuklu, İlhanlı gibi Türk Devletlerinden örnek alarak oluşturulan Divan Teşkilatı ilk defa Orhan Bey zamanında kurulmuştu.    *Fatih Sultan Mehmet'e kadar divana padişahlar başkanlık ederken, Fatih'ten sonra divana sadrazamlar başkanlık etmeye başlamıştı.*Divan, padişah nerde ise orda kurulurdu. Fatih devrine kadar Divana padişahlar başkanlık ederken, bu tarihten itibaren Vezir-i Azamlar başkanlık yapmış, padişah divan toplantılarını kafes arkasından dinlemişti.   *Divan-ı  Hümayun  II.Mahmut  döneminde  kaldırıldı     *Divan toplantılarında, birinci veya ikinci derecede siyasi, idari, askeri, örfi, şer'i, adli, mali işlerle birlikte, halkın şikayetleri ve davaları görüşülüp karara bağlanırdı. Divan hangi din ve mezhepten olursa olsun herkese açıktı.  *Divan üyelerinin başında, asli üye olarak kabul edilen; Vezir-i Azam, Vezirler, Kadıaskerler, Defterdarlar ve Nişancı sayılabilir. Bunlardan başka, Rei'sü'l Küttab, Kaptan-ı Derya, Yeniçeri Ağası da toplantılara katılırdı.


SEYFİYYE Divanda padişaha ait yetkileri kullanmak üzere görevlendirilen sınıflardan biri olan Seyfiyye (ehl-i Örf), yürütme gücünü elinde bulunduran sınıftı. *Seyfiyye; Sadrazamdan, en alt rütbedeki kapıkulu ve tımarlı sipahiye kadar uzunan bir sınıftı. *Bu sınıfın Divan-ı Hümayun'daki temsilcileri vezirlerdi.


SADRAZAM    *Bugünkü anlamda başbakana eş olan Vezir-i Azam, Osmanlı Devleti'nin başlangıçta sayısı bir olan vezirlerin giderek sayısının artması üzerine, birinci vezire verilen addır.  * Vezir-i Azam, diğer Vezirler ve devlet ileri gelenlerinin başı ve hepsinin en ulusu sayılırdı. Vezir-i Azam, padişahın da mutlak vekiliydi. *Vekilliğin işareti ise padişah tarafından kendisine verilen mühü, yani Mühr-ü Hümayun idi.    *Fatih devri ile birlikte divana başkanlık etmeye başlayan Vezir-i Azamlar, padişah savaşa gitmediği zamanlarda da ordu komutanı olarak sefere çıkar ve Serdar-ı Ekrem ünvanı alırdı.    *Vezir-i Azamlar XVI. yüzyılla birlikte, en büyük vezir anlamına gelen Sadr-ı Azam diye anılmaya başlanmış, sadrazamların yönetimdeki ağırlığı XVII. yüzyılla birlikte giderek artmıştı.    *Bu dönemde sadrazamlar devlet işlerini kendi saraylarında yönetir olmuş, bu nedenle sadrazam sarayı, "yüksek kapı" anlamında olan "Bab-ı Ali" denmeye başlanmıştı. 

 

VEZİRLER   *Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında vezir sayısı birdi.   *Zamanla vezirlerin sayıları artarak, Orhan Bey döneminde iki, Fatih döneminde dört, Kanuni döneminde yedi olmuştur.   *Vezir sayısının çoğalması ile birinci vezire Vezir-i Azam denmiştir.   *Kaynaklara göre ilk Vezir-i Azam, Çandarlı Halil Hayrettin Paşa'dır.    *Vezirler Divan-ı Hümayun'da Kubbe Altı'nda toplanıp kendilerine verilen görevlerle uğraştıkları için, Kubbe Veziri veya Kubbenişin diye de adlandırılmışlardır.   *Divanın doğal üyeleri olan Vezirler, üç tuğ taşır, maaş yerine kendisine tahsis edilen Has gelirlerinden faydalanırlardı

 

KAPTAN-I DERYA     *Osmanlı Devleti'nde donanmanın başında bulunan kişiye Kaptan-ı Derya denirdi. *Kaptan-ı Derya,   Kanuni  devrinden  itibaren  divan üyesi olmakla birlikte, sadece İstanbul'da olduğu zamanlarda toplantılara katılırdı.   *Osmanlı Devleti, kuruluş yıllarında sınırları denizlere ulaşıp, denzi ötesi fetihlere başlanınca, gemiler yapmak ihtiyacı doğmuş, yapılan gemilerin her birine de "reis" ünvanı ile birer kaptan atanmıştı. Bu resilerin başındaki kişiye de "Derya Beyi" denmişti.   *Donanma büyüdükçe, donanmanın başında bulunan komutana Kapan-ı Derya denmeye başlanmıştı.   *Osmanlı Devleti'nde ilk Kaptan-ı Derya, Orhan Bey zamanında atanmış, bu göreve ilk gelen kişi de Karasioğulları kökenli, "Karamürsel Paşa" olmuştu. *Osmanlı İmparatorluğu'nun "deniz eyaletleri" diye adlandırılan eyaletlerini (Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Akdeniz adaları) doğrudan ya da denizci paşalar aracılığıyla denetimleri altında tutarlardı. *Başlangıçta Gelibolu'da daha sonraları İstanbul'da Kasımpaşa'da oturan ve semt ile tersanenin güvenliğinden sorumlu olan kaptanıderyaların unvanı Tanzimat döneminde kaldırıldı. *Tanzimat'ın ilanı ile birlikte Kaptan-ı Derya, Bahriye Nazırı olarak anılmaya başlandı.

 

YENİÇERİ AĞASI    *Vezir  rütbesine  erişmesi  şartıyla  Divan üyelerinden biri olan Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı'nın en üst kademedeki komutanıydı.  *Yeniçeri Ağası, hem Yeniçeri Ocağı hem de Acemi Ocağı işlerinden sorumluydu.   *Ayrıca İstanbul'un asayişinden de sorumlu olan Yeniçeri Ağası, padişahın Cuma Selamlığı'na çıkışında, emrindeki Yeniçeriler ile namaz çıkışında selamlıkta bulunurlardı.   *Savaşlarda padişahın koruyucusu ve en yakın askeri olan Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı'nın komutanı olması ve padiaşhın tahtta kalmasının çoğu zaman Yeniçerilerin elinde olması nedeniyle, padişahın bir numaralı adamı idi. *1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması ile Yeniçeri Ağalığı da tarihe karışmıştır.

 

İlmiyye
Divanda padişaha ait yetkileri kullanmak üzere görevlendirilen diğer bir sınıftı. Ehl-i Şer olarak da bilinen İlmiyye sınıfı, medrese eğitimi almış alimlerden oluşurdu. Bu sınıfın devlet içindeki görevleri; tedris (bilgi aktarma), kaza (İslam hukukuna göre hüküm verme) ve ifta (yapılan işlerin şeriata uygun olup olmadığını kontrol etme) idi. İlmiyye sınıfının Divan-ı Hümayun'daki temsilcisi Şeyhülislam yani müftüydü.


ŞEYHÜLİSLAM
* ŞEYHÜLİSLAM; kendisine sorulan genel veya özel konulardaki şeriata veya hukuka ait noktalara, Hanefi Mezhebi'ne göre cevap veren kişiydi.   *Verdiği bu cevaba da "fetva" denirdi. Şeyhülislam'ın ilk defa ne zaman görevlendirildiği bilinmemektedir.  *Bazı kaynaklara göre şeyhülislam veya müftü tabiri ilk defa II. Murat zamanında kullanılmaya başlanmıştır.  *Yine kaynaklarda geçen ilk şeyhülislam, II. Murat dönemindeki Molla Şemseddin Fenari'dir.   *Osmanlı Devleti'nde, 1920'de bu göreve getirilen son Şeyhülislam, Medeni Mehmet Nuri Efendi'ye kadar toplam 129 kişi bu makama geçmiştir.   *Önceleri Divan üyesi olmayan Şeyhülislamlar, XVI. yüzyıl ile birlikte Divan'a katılmaya başlamışlar, protokolde Kazaskerlerden sonra gelmişlerdi.

KAZASKER   *Kaynaklara göre, Osmanlı Devleti'nde, 1362'de I. Murat zamanında kurulan Kazaskerlik makamı, ilk defa Abbasiler döneminde görülmüştür.  *Anadolu Selçuklu Devleti'nde de benzer bir makam göze çarpar. Yine kaynaklara göre Osmanlı Devleti'nde Kazaskerlik makamına ilk kez Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil getirilmiştir.  *Kazasker'in anlamı; asker kadısı, ordu kadısıdır.   *1480'e kadar Kazasker sayısı birken, bu tarihden itibaren Anadolu ve Rumeli Kazaskeri olmak üzere ikiye ayrılmıştır.   *Rumeli Kazaskeri, derece ve rütbe olarak Anadolu Kazaskerinden daha üstündü. Bu arada Kazasker, rütbe ve protokol bakımından vezirlerden hemen sonra gelirdi.  *Divan üyelerinden olan Kazasker, Divan'da büyük davalara bakarlar  , kadıları  ve  müderrisleri  atarlardı. *Ancak İstanbul ,Bursa  ve  Edirne  kadılarını  doğrudan  sadrazam  atardı  *Kazasker aynı zamanda, padişah sefere çıktığında onunla birlikte sefere çıkmaya mecburdurlar.



KALEMİYYE   Ehl-i Kalem olarak da adlandırılan bu sınıf, Osmanlı Devleti'nin idari ve mali bürokrasisini oluşturur.

 

NİŞANCI (Tevki)   *Türklerde hükğmdar ferman ve beratlarına "nişan", bu işle sorumlu kişiye de Nişancı denirdi. *Divan-ı Hümayun üyelerinden olan Nişancı, derece ve protokole göre vezirlerden sonra gelirdi.  *İlmiyye sınıfından seçilen Nişancı, birinci dereceden memur sınıfına girerdi. *Nişancı'nın asıl görevi, padişah adına yazılan fermanlara, beratlara ve namelere, padiaşhın imzası demek olan tuğra çekmekti. *Padişah mektuplarının yazım işi XVI. yüzyılla birlikte Reis'ül Küttablar'a devredilince, Nişancılar sadece tuğra çekmekle görevlendirilmişlerdi. *Nişancının bir başka görevi de Tahrir Defterleri'ni düzenlemek, yani fethedilen toprakları Has, Zeamet ve Tımar olmak üzere gelirlerine göre ayırarak defterlere kaydedip, bu toprakların dağıtımını yapmaktı. *Ayrıca  devlete gelen  belgeleri  tercüme  ettirirdi  *Bu  işlerde  kendisine  Resi’ül Küttab  yardımcı  olurdu


REİS-ÜL KÜTTAP   *Katiplerin reisi anlamına gelen Reis-ül Küttap, XVII. yüzyıla kadar, Divan-ı Hümayun Katipleri'nin şefi pozisyonunda olmasına rağmen, Divan'ın asıl üyesi değildi.   *Bu dönemde Nişancı'ya bağlı bir memur olarak çalışırlardı. *XVI. yüzyılda Divan üyesi olarak kabul edilmiş ve dış işlerinden sorumlu hale gelmişlerdi.  *Reis-ül Küttap'ın görevleri kanunnamelerde şu şekilde tanımlanmıştı; Padişah tarafından verilen hüküm ve kararları düzeltmek ve tamamlamak, fermana uygun olarak emirler yazmak ve padişah ve Vezir-i Azam'a gelen mektupları tercüme ederek cevap yazmak idi. 

 

DEFTERDAR   *Osmanlı Devleti'nde mali işlerin başında bulunan, bugünkü anlamda Maliye Bakanı görevini yerine getiren kişiye Defterdar denirdi.  *Kaynaklara göre Osmanlı Devleti'nde ilk Defterdar, I. Murat'ın son zamanlarında veya I. Bayezit'ın ilk yıllarında göreve getirilmiştir. * Diğer devlet memurluklarında da olduğu gibi, Osmanlı Devleti'nin büyümesine paralel olarak, başlangıçta bir olan Defterdar sayısı, Fatih devrinde Anadolu ve Rumeli Defterdatı olmak üzere ikiye çıkarılmıştı. *XVI.asrın  sonlarında  bu  sayı  3’e  çıktı  *Divandaki yerleri Kazaskerler'den sonra gelen Defterdarlar, devletin gelir ve giderlerini yani bütçesini hazırlarlardı.

 

 

 

TAŞRA YÖNETİMİ  

*Osmanlı da  ilk  idari  bölüm  Orhan  bey   döneminde  oluşturulan  Sancak  idi.  *İlk  beylerbeyliği  I.Murad  döneminde  oluşturulan  Rumeli  Beylerbeyliği  idi   * Taşra yönetiminin temeli tımar sistemi denilen, bir kısım asker ve devlet görevlilerine belli bölgelerde vergi kaynaklarının tahsis edilmesi, ve buna karşılık onlardan devlet için hizmet beklenmesi sistemine dayanırdı.   *Tımar sistemi sayesinde devlet, hem tahsis ettiği, miktarı belirlenmiş vergileri toplamak gibi ikinci bir iş yapmıyor, hem de çağrıldığında askere gelecek hazır bir kuvvet oluşturuyordu.    *Taşra Teşkilatı, küçükten büyüğe; köy (karye), nahiye, kaza, sancak (liva) ve eyaletlerden oluşmakta idi. Nahiyelerin köylerle birleşmesinden kazalar, kazaların birleşmesinden sancaklar, sancakların birleşmesi ile de eyaletler ortaya çıkmıştı. Bunlar arasında en fazla toprağa sahip birim kazalar ve sancaklardı.   *Kzalarda yönetici olarak, kadı, alaybeyi ve subaşı bulunurdu.   * Kadılar adli işlere, subaşılar ise asayişle ilgili işlere bakarlardı.    *Sancakları ise Sancak Beyi denen kişi yönetir, bu kişi askeri ve idari işlerin tümünden sorumlu olurdu. Sancakların birlşemesi ile oluşan eyaletlerde ise başta Beylerbeyi denilen yönetici birisi bulunurdu.   * Eyalet   Osmanlı Devleti'nde şimdiki anlamda "il" olarak bilinen idari birimdi. .  *Eyaletlerin başındaki yöneticiye "beylerbeyi" denirdi. Fakat beylerbeyi, bugünkü validen daha fazla yetkilere sahipti Beylerbeyi bulunduğu bölgede, padişahın temsilcisi olarak bütün yönetimden sorumlu idi. *Eyalet valileri, sadece idari memur olmayıp aynı zamanda savaş durumunda mahiyetindeki adamları ve askerleri ile savaşa katılırdı.  *Eyaletler sancaklara ayrılmıştı. Sancakların başında da "sancak beyi" bulunurdu.   *Sancak   Osmanlı Devleti'nde idari bir birim olan sancak, kazaların birleşmesi ile oluşurdu. Sancak, liva olarak da isimlendirilirdi. *Sancakların başında "sancak beyi" yani "mutasarrıf" bulunurdu. Sancakların bir araya gelmesi ile eyaletler oluşurdu.

 

*Eyaletler  Saliyaneli  ve  Saliyanesiz  olmak  üzere  ikiye  ayrılırdı     *Saliyaneli eyaletlerde tımar sistemi uygulanmadığı için, buralardan yıllık vergi alınır, bu vergiye de yıllık anlamına gelen "saliyane" denirdi.  *İl kez Kanuni Sultan Süleyman zamanında oluşturulan bu birimlerin toprakları kesinlikle dirliklere ayrılmaz, yıllık gelirleri, iltizam denilen, verginin peşin olarak alınması , şeklinde toplanırdı.   * Bu vergileri toplayan kişilere de "mültezim" denirdi. Saliyaneli eyaletlerin başında; Trablusgarp, Tunus, Cezayir, Mısır, Bağdat, Basra, Yemen ve Habeşistan geliyordu.


Merkeze Bağlı (Saliyanesiz) Eyaletler    Osmanlı Devleti'nde taşra teşkilatı üç bölümden oluşmuştu. Bunlar; Merkez bağlı Eyaletler, Bağlı Beylik ve Hükümetler ile Özel yönetimi olan eyaletlerdi.   *Tımar sistemi üzerine kurulmuş Osmanlı taşra teşkilatında, XVI. yüzyılla birlikte sınırların genişlemesi ile, ülkenin her yanında tımar sistemi uygulanamamış, bazı bölgeler bu uygulamanın dışında tutulmuştu.  *Tımar sisteminin uygulandığı eyaletlere, "saliyanesiz", tımar sisteminin uygulanmadığı yerlerede "saliyaneli" eyalet denirdi.*. Saliyanesiz eyaletlerin bazıları; Rumeli, Bosna, Temeşvar, Budin, Eğri, Anadolu, Zülkadinye, Trabzon, Şam, Halep, Raka, Diyarbakır, Van, Kars ve Kefe idi.

 

BAĞLI BEYLİK VE HÜKÜMETLER    *Osmanlı Devleti idari teşkilatında, eyalet teşkilatı dışında kalan ve iç işlerinde serbest ancak Osmanlı Devleti'nin hakimiyetini kabul etmiş, imtiyazlı, yani özel statülü beylik ve hükümetler de vardı. *Bunların başlıcaları Kırım Hanlığı, Sırbistan, Eflak, Boğdan, Erdel ve Hicaz Emirliği idi. *Bunların kralları veya beyleri kendi asilzadeleri arasından, Osmanlı Devleti tarafından seçilmekte ve gördükleri himayeye karşı, Osmanlı Devleti'ne belirli miktarda vergi ve asker göndermek zorundaydılar. *Ancak Kırım Hanlığı ve Hicaz yanş Mekke-i Mükerreme Emirliği bu statünün dışındaydı.* Bu yapılanma ilk kez Fatih Sultan Mehmet zamanında oluşturulmuştu.

TASRA TESKİLATINDAKİ DİĞER GÖREVLİLER:

*Muhtesib: Çarsı ve pazar denetlemesi yapardı.Satılan mal ve fiatları kontrol ederlerdi.(zabıta)

*Kapan Emirleri: Sehirlere gelen sebze-meyvenin toplandığı yerlere "kapan" denirdi. Kapan emiri buraya gelen malın vergilendirilmesini sağlardı.(Hal müdürü)

*Beytülmal Emini:Herhangi bir yerlesim yerinde kamuya ait çıkarları korumakla görevliydi.

*Gümrük ve Bac Eminleri: Kasaba vesehirlerde sanat ve ticaretle ilgili vergileri toplarlardı.

 

TASRA TESKİLATINDA MEYDANA GELEN DEĞİSMELER:

1- 18. Yüzyılda Meydana Gelen Değişiklikler:   *Taşra teşkilatı giderek eski önemini yitirmeye başlamış, eyalet ve sancaklara gönderilen idareciler yerlerine gitmeyerek vekiller tayin etmişlerdir.  *Bu nedenle 18. yüzyılda ortaya çıkan ayanlar güçlenmeye ve yönetimle çatışmaya başlamışlardır.  *Ayan: Bir bölgenin, bir kasabanın ve bir sınıfın ileri gelenleri.  *İltizam usulü yaygınlaşmıştır. Bu uygulamanın sonucunda tımar sistemi bozulmuş ve tımarlı sipahiler işlerini kaybetmiştir. Bu durum eyaletlerde ve sancaklarda güvenliğin bozulmasına neden olmuştur.      İltizam Sistemi: Kanunların saptadığı vergileri yükümlülerden toplama ve devlet hazinesine aktarma görevinin, açık arttırma yoluyla yapılmasıdır.   *Tımar sisteminin bozulmasına paralel olarak topraklar boş kalmış,  üretim azalmış ve ekonomik sorunlar ortaya çıkmıştır. Ayrıca eyalet ordusu önemini yitirmiştir.

 

  2-  19.  Yüzyılda Meydana Gelen Değişiklikler:  *II. Mahmut merkezi otoriteyi arttırmak amacıyla ayanlarla Sened-i İttifak antlaşmasını imzalayarak onları merkezi otoritenin altına almıştır(1808). *Ancak bu belge padişahın yetkilerini sınırlandırdığı gibi ayanların varlığını da meşrulaştırmıştır.   * II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra yönetime tam olarak hâkim olmuş ve ayanlık sistemini ortadan kaldırmıştır.  *Tanzimat döneminde İltizam Sistemi kaldırılarak hazine gelirlerinin toplanması amacıyla Muhassıllıklar oluşturulmuştur.  *1864 yılında “Vilayet Nizamnamesi”  çıkarıldı. Buna göre taşra yönetim birimleri “Vilayet, Liva (Sancak), Kaza ve Köy” diye birimlere ayrıldı. Livaların yönetimi mutasarrıf'lara verildi.  *1871 ‘de köy ile kaza arasına “Nahiye”, yeni bir yönetim birimi olarak girdi.

 

TOPRAK YÖNETİMİ

*Osmanlı Devleti'nde topraklar üçe ayrılır.

A)Miri Topraklar B) Mülk Topraklar C) Vakıf Topraklar

MİRİ ARAZİ    *Bu topraklar her türlü işletim hakkı devlete ait olan topraklardı. *Bu topraklar, topraktan alınan verginin büyüklüğü ve hizmete göre çeşitli bölümlere ayrılmıştı.   *Miri toprak üzerinde yaşayan kişiler, bu toprakların asıl sahibi olmayıp, kiracı konumundaydılar.    * toprak boş bırakılmayıp ekilmek şartıyla eski sahiplerine verilir, bu topraklarda ziraat yoluyla elde edilne vergiler, direkt devlete değil de, o yerin geliri hizmet karşılığı kime verilmişse ona verilirdi.  *Toprağı boş bırakan, yani üretim yapmayan köylüden "çift bozan" vergisi alınır, eğer köylü toprağı üç yıl işlemeden bırakırsa, toprak elinden alınırdı.

Miri toprakların başlıcaları şunlardır:    *

 

1-DİRLİK ARAZİ: Bu topraklar hizmet karşılığı olarak çeşitli dereceden devlet memurlarına maaş karşılığı olarak verilirdi. *Dirlik sistemi ile devlet, daha çok ürün olarak alınan vergileri toplayıp hazineye aktarmak gibi bir yükten kurtuluyor, bu işi vergileri kaynağından toplayabilecek görevlilere bırakıyordu. *Bu görevliler hem kendilerine vergileri bırakılmış dirlik alanını yönetiyor, hem de çağrıldığı anda   Cebelü  denilen  beslediği askerlerle savaşlara katılabiliyordu. *Miri arazinin en önemli bölümünü oluşturan bu dirlik sistemi ile devlet ordusunun büyük bir bölümünü oluşturan atlı eyalet askerlerini meydana getiriyordu. *Dirlik arazide toprak dirlik sahibinin mülkü değildi, yani Miri arazinin, devlete ait arazi olmasından dolayı, bu toprakların asıl sahibi devlettir. *Dirlik sahibi, torağın sahibi değildi ama dirlik bölgesini koruma, kollama ve gözetme hakkına sahipti. *Bu yönetim hakkını hiçbir zaman keyfi olarak kullanamaz, kadı denetiminde dirliğini yönetirdi

 

*Dirlik arazi gelirin büyüklüğüne göre üçe ayrılırdı.

HAS   Has ; *yıllık geliri 100 bin akçe ve üzerinde olan topraklara verilen isimdi.  *Haslar genelde, birinci derecedeki , padişah, vezirler, beylerbeyi, sancak beyi gibi devlet memurları ile hanedan üyelerine verilirdi. *Padişah hasları dışındaki devlet memurlarına verilen haslar, bu kişilerin görevde bulundukları sürece kendilerine ait olur, görevden ayrılmaları veya ölmeleri halinde bu şahıslar dirliklerini kaybederlerdi. *Devlet memurları içinde yıllık geliri en fazla olan Vezir-i Azam hassıdı.   *Has olarak ayrılan toprakların yönetimine bizzat padişah veya birinci derece devlet memurları karışmaz, onun yerine voyvoda denilen kişiler yönetirdi. *Ancak bu toprakların öşür ve diğer vergileri has sahibine ait olur, bölgede yaşayan köylü üretim yapmazsa toprak elinden alınarak bir başkasına verilirdi.  *Burda önemli olan nokta, Has sahibinin gelirinin her beşbin akçesi için, devlete cebelu denilen askerlerden bir asker beslemesidir.

 

 b) Zeamet: Yıllık geliri 20.000 ila 100.000 akçe arasındaki topraklardır. Kadı ve Subaşı gibi orta dereceli memurlara verilirdi.

c) Tımar: Yıllık geliri 3000 ila 20.000 akçe arasındaki topraklardır. Genellikle savaşlarda yararlılık gösterenlere verilirdi.

2. MUKATAA ARAZİ: Gelirleri doğrudan hazineye aktarılan arazilerdir.

3. OCAKLIK ARAZİ: Gelirleri kale muhafızlarına ve tersane giderlerine ayrılan sınır boylarındaki topraklardır.

4. YURTLUK ARAZİ: Gelirleri sınırları korumak amacıyla Türkmen boylarına verilen sınır arazileridir.

 

B) MÜLK TOPRAKLAR: Padişah tarafından üstün hizmetler karşılığında kişilere özel olarak verilen arazilerdir. Bu arazilere sahip olanlar toprağı satabilir, kullanabilir, miras bırakabilirdi. Kazançları oranında devlete vergi öderlerdi. *Mülk  arazi  ikiye  ayrılırdı

a-Öşrüyye-Fetihten   öncede  müslümanlarn  elinde  olan  arazi

b-Haraciyye-Fetihten  sora  Gayri  Müslimlerde  bırakla  arazi

 

C) VAKIF TOPRAKLAR: Gelirleri cami, medrese, şifahane, imarethane (aşevi) gibi din, bilim ve hayır işlerine harcanan topraklardır. Bu topraklardan vergi alınmazdı

 

 

İltizam:   *Fatih döneminde tımar sistemi dışında kalan toprakların vergilerini toplamak için getirilen bir düzenlemedir.  *Bu uygulama 17.yy da tamamen yaygınlaşmıştır.  *İltizamların açık artırma yolu ile verildiği kişilere mültezim denir.  *Mültemzimler aynı zamanda iltizamlarının üzerinde insanları ve bölgeyi yönetirlerdi.   *Osmanlı otoritesi sarsılınca mültezimler vergiyi artırdılar ve derebey gibi olmaya başladılar. * bu sistemde devlete ait bir gelir genellikle 3 yıllık bir süre için açık artırmaya çıkarılır,en yüksek bedeli verene devredilirdi.  Bu sistemin  en önemli yararı devletin acil para ihtiyacını karşılamasıdır. * Zaman içinde tımar toprakların MUKATAA haline getirilip mültezime verilmesi yaygınlaşmışdır.

 

 

 

 TIMARLARIN MUKATAA HALİNE GETİRİLİP MÜLTEZİME VERİLMESİ  NE GİBİ OLUMSUZ SONUÇLAR DOGURMUŞTUR ?

 

    1)-Mültezîm baskısı altında kalan halkın vergisini ödeyememesine ve toprağını terk etmesine 2)-İltizamların genellikle o bölgedeki zengin ve güçlü kişilere (AYAN) verilmesiyle, taşradaki ayanlar güç kazanmaya başlamışlar ve devlete baş kaldırmışlardır 3)-Tımar toprakların iltizama verilmesiyle, valiler eskiden tımarlı sipahiye yaptırdıkları güvenlik ve askerlik hizmetini, SARICA SEKBAN denilen kapılarında besledikleri askerlere yaptırmaya başladılar. Barış döneminde veya beylerinin tayini çıktığında işşiz kalan ve LEVENT adını alan bu insanlar eşkiyâlık yaparak karınlarını doyurmaya başladılar.  *İltizâm yöntemi Tanzimata(1839) kadar yürürlükte kalmış,bu tarihte kaldırılmıştır. Ancak 1855'ten itibaren iltizâma yeniden dönülmüştür.

 

545
0
0
Yorum Yaz