(Fihristi olmayan kitap:Fatma Aliye Hanım /2) Bütün yazar kadınl

2008-10-19 12:25:00


19/10/2008


Fatma Aliye Hanım yazar erkeklerin, kadınları "kurban tipi" ve "ölümcül tipler" olarak çizdikleri karakterlerden tamamen farklı olarak; hayatın içindeki kadını, hakiki kadınları seçmiştir roman kahramanı olarak. Bir başka ifade ile hakiki kadınlar ilk defa Fatma Aliye'nin romanlarında ortaya çıkmıştır.

Tanzimat dönemi romanlarına baktığımız zaman iki ana tema çıkar karşımıza: 1-Kadının toplumdaki yeri, 2-Erkeklerin aşırı Batılılaşması. Fatma Aliye Hanım, kadının toplumdaki yerini gerek makalelerinde gerekse romanlarında ele alırken, Müslüman kadını edilgen ve zayıf bir karakter olarak değil, İslami ilkelerden taviz vermeyen, bilgili, becerikli, ilkeli bir kadın olarak çizer. Edebiyat tarihlerinin ve tarihçilerinin Fatma Aliye Hanım'ı atlayarak ilk Türk kadın yazarı olarak isimlendirdikleri Halide Edip de, Fatma Aliye'nin ana kahramanlarının bu karakterini yazdığı romanlar aracılığı ile devam ettirmiştir.

Fatma Aliye Hanım yazar erkeklerin, kadınları "kurban tipi" ve "ölümcül tipler" olarak çizdikleri karakterlerden tamamen farklı olarak; hayatın içindeki kadını, hakiki kadınları seçmiştir roman kahramanı olarak. Bir başka ifade ile hakiki kadınlar ilk defa Fatma Aliye'nin romanlarında ortaya çıkmıştır. Ki Tanpınar, Tanzimat'ın yazar erkeklerinin kadınları hiç tanımadıklarını şaşırarak ifade eder. "Bu adamlar sofralarındaki kadını, annelerini ve kız kardeşlerini de hiç tanınmamışlar mıdır?" diye sorar. Haddi zatında bu sadece Tanzimat romanına özgü bir durum değildir. Mesela ünlü İngiliz romancı Dickens, sosyal manzaraları, değişen toplumsal durumları tasvir etmekte o kadar başarılı olduğu halde, kadınları daima basmakalıp tipler olarak yazar.

Esasında erkek yazarların kadınları ne kadar tanımadıklarına en iyi örnek Felsefe-i Zenan'dır. 1870 yılında yayınladığı bu uzun hikâyesi ile Ahmet Mithat Efendi edebiyat tarihinde ender rastlanan "mutlu okuyucu" kadın profili çizmiştir. Ama Felsefe-i Zenan'ın mutlu kadın okuyucusu ancak bekar olarak kaldığında mutlu okuyucu olmaya devam edecektir. Felsefe-i Zenan ile Ahmet Mithat Efendi okumuş kadınların evlenince daima mutsuz olacaklarını (mı?) söylemiştir. Felsefe-i Zenan ile okumuş kadının evlenince muhakkak mutsuz olacağı fikrini edebi kamuya bir maya olarak çalmıştır Ahmet Mithat Efendi. Maya tutmuştur. Türk romanı erkek yazarların kaleminden okuya okuya ifsad olmuş kadın karakterlerle dolmuştur. Ahmet Mithat Efendi'nin Jöntürk romanındaki Ceylan, Nabizade Nazım'ın Zehra'sında Zehra hayatı kitaplardan okuya okuya öğrendikleri için ifsat olmuş karakterlerdir. Nabizade'nin Zehra'sı hem aşkı hem de intikamı okuduğu yabancı romanlardan öğrenmiştir. Samipaşazade'nin Kafkasyalı dilberi, Paul ve Virginie okurudur. Peyami Safa'dan Hüseyin Rahmi'ye, Halit Ziya'dan Yakup Kadri'ye bütün erkek yazarlar romanlarında roman okuya okuya bozulmuş kadın kahramanlar tipleyerek kadınların okuduklarından ne kadar etkilendiklerini ispat etmeye çalışmışlardır. Nurdan Gürbilek esasında kahramanın ifsat oluşunu anlatan yazarın kahramanı aracılığıyla kendisini bu etkiden kurtarmaya çalıştığını söyler.

İşte bu noktada Fatma Aliye Hanım'ın yazmış olduğu ilk romanı Muhadarat çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü yazar erkeklerin aksine roman okumanın doğrudan ifsat edici bir özelliğinin olmadığını yazdığı roman aracılığı ile dile getirir: "Hiçbir roman iyiliği fenalık ve fenalığı iyilik suretinde göstermez. Yalnız kusur onu telakkidedir. Bir mürşid-i kamil, bir bağban-ı mahir vazifesini deruhde eder ise baran her şeyi ihya eylediği gibi roman dahi herkesi ihya eder."7 (Muhadarat/100)

Fatma Aliye'nin yüzyılı, büyük çalkantıların yaşandığı bir yüzyıldır ve gerek bizde gerek Batı'da yazar kadınlar kalemleri ve kelamlarıyla kadınlara destek olmaya, onlara yol açmaya çalışmıştır. Bu bakımdan kadınların edebi kamuda bir yazar olarak kabul ediliş maceralarının toplumsal bellekte kayıtlı olması, kadın modernleşmesinin izinin sürülmesi bakımından önemlidir. Talep kitlelerini kadınların oluşturduğu erkek yazarlar, "kadın yazar" imgesini reddetme yoluna gitmiştir. Mesela Balzac kadın yazara bir imge olarak bile katlanamayacağını söyler. Çünkü kadın yazar doğanın yasalarına meydan okuyacak ve "bakir" ve "ehlileştirilmemiş bir şey ile" ürkütücüdür." (Kadınların Tarihi IV/126)

Edebi kamuda kadın yazarın varlığını kolay kabul etmeyen Batı dünyası, romanlarında da kadını bir yazar olarak kabul etmekte zorlanmıştır. Mesela Le Guin, "Gerçekten de bir erkeğin kaleminden çıkmış bir romanda bildiğim yegane sempatik kadın yazar portresi, Diana of the Crossway'in (Kavşaktaki Diana) kahramanıdır. Meredith onu, geçimini bu yolda sağlayan, bunu ustaca yapan, profesyonelliği sayesinde özgürlüğünü kazanmış biri olarak gösterir. Ama kadın felakete gebe bir tutkuyla kendine yabancılaşmıştır; yeteneğini zorlamaya başlar ve çalışamaz hale gelir. Metnin söylediği sonuçta şudur: Erkek için aşk arizidir. Kadın için ise her şey. Romanın sonunda mutlu bir evlilik yapmıştır Diana ve bir bebek beklemektedir. Bir kitap değil."

Kadın modernleşmesinin izlerini sürmek bakımından ilk kadın yazar olarak Fatma Aliye Hanım'ın hayatını merkeze almak önemlidir. Wirginia Woolf, kadınların yazmak için kendine ait bir odalarının olmadığı üzerinden yorumlar, edebiyat dünyasındaki sayısal azlıklarını. Bir rahibin kızı olarak dünyaya gelmiş, bir rahibin eşi olarak hayatını sürdürmüş ve Lincoln'ün ifadesi ile "Kuzey-Güney savaşını çıkarmış olan o küçük kadın Harriet Beecher Stowe, Tom Amca'nın Kulübesi'ni mutfak masasında yazmıştır. Fatma Aliye'nin erken yaşlardan itibaren kendine ait bir "yazıhanesi" vardır.

Modernleşmenin en önemli unsuru okur-yazarlık oranının artmasıdır. Okur-yazarlık kişinin kendi sesine ve resmine sahip olması bakımından çok önemlidir. Erkekler kadınlardan önce okur-yazar oldular. Yazmanın yolu ilk defa özel tüketime açık mektuplar yoluyla kadınlara açılmıştır. Madam Sevigne'nin mektupları, kadınlar tarafında yazılan ilk edebi eserlerdir. Bu bakımdan Fatma Aliye Hanım'ın da kadınların birbirlerine mektuplar yazarak hayat hikâyelerini anlattıkları Hayattan Sahneler (Levayih-i Hayat) adlı kitabının olması dikkat çekicidir. (1897-1898) Bu eserinde Fatma Aliye Hanım dönemin iyi ailelerinde yetişmiş zengin ve kültürlü, üst sınıftan kadınların evlilik, aile, kadın-erkek ilişkileri ile uyum, sadakat ve gayri meşru ilişkiler vb. konuları tartışır. Mesela Sabahat'ten Fehame'ye gönderilmiş mektupta Sabahat kocasından şikâyetini şöyle dile getirmektedir: "Gözü bende olmayan bir adamı yola getirmek ümidi ile uğraşıyorum. Daha doğrusu beni istemediği, beni sevmediği birçok davranışından anlaşılan bir adamla hâlâ oturmak gibi bir aşağılıkta bulunuyorum. Fakat Fehame, artık bu durum devam etmeyecek." Fehame, Sabahat'ın bu mektubuna nasihatlar ile cevap verir. Yanlış karar vermemesi, aldanmaması gerektiğine dair daha önce yaşanmış olan hayatlardan örnekler vererek ikna etmeye çalışır.

Fatma Aliye yazmak için yazan bir yazar değildi. Bilgisi, birikimi ve görgüsü toplumdaki her sıkıntının mesuliyetini kâğıt üzerinden sahip çıkmaya zorluyordu onu. Yaşadığı çalkantılı yüzyıla ziyadesiyle tanık bir kalp olarak bir taraftan şehit ve gazi yakınları için yardım kampanyaları düzenlemeyi bir taraftan da romanları aracılığı ile "biz buyuz" ve "böyleyiz" demeyi sürdürdü. Fransa'da yayınlanmış bir yazıya İstanbul'dan cevap yazıp Fransız gazetelerinde yayınlatacak kadar cevval bir kimlik idi Fatma Aliye Hanım.

Özellikle üç romanı Fatma Aliye Hanım'ın toplumsal sorumluluğunu en iyi şekilde dile getirdiği romandır: Muhadarat, Refet ve Udi. Fakat toplumsal sorumluluğun romanının edebi dokusunu bozmadığı gerçeğini tesbit ve teslim etmek zorundayız. Fatma Aliye Hanım'ın güçlü, bilgili kişiliği ve kimliği ve de güçlü kadın kahramanları olmasaydı Türk kadınının modernleşmesi çok sancılı ve çatışmalı olacaktı. Onu anlamaya buradan başlamalıyız.

Fatma K. Barbarosoğlu
Zaman

825
0
0
Yorum Yaz