10 05 2008

AMERİKA’NIN KEŞFİ

 

 

 

 

 

Hayatımızın çeşitli safhalarında bir çok klişe cümle ile karşılaşırız. Bunların doğruluk derecelerini fazla düşünmeden olduğu gibi kabul etmek işimize daha çok gelir. Belki böylece genel geçer bilgileri daha rahat öğrenmiş oluruz. Hele bazı klişelere karşı çıkmak bütün bir batı medeniyetine karşı çıkmayı gerektiriyorsa bunun zorluğu veya tersten bakarsak bu klişeleri kabul etmenin dayanılmaz hafifliği daha rahat ortaya çıkar. Bu klişelere göre mikrobun bulunması deyince aklımıza Pastör gelirde Fatih’in hocası Akşemseddin’in “Maddet’ül-Hayat” isimli eserinde mikroptan bahsettiğini bilmeyiz. Atom fiziği deyince aklımıza Einstain gelir de Cabir b. Hayyan’ın ondan bin sene evvel atomun parçalanması sonucu ortaya çıkacak muthiş enerjiyi (atom bombası) tarif ettiğini bilmeyiz. Yine kimya ilmi deyince aklımıza Lavosier gelirde, onun yeni bir şeymiş gibi takdim ettiği bilgileri ondan yaklaşık olarak 800 yıl önce ilmi bir disiplin haline getiren Cabir b. Hayyvan’ı tanımayız. İnsanlarımız fazla dikkat etmeden “Ortadoğu” Klişesini kullanırlar. Nereye göre orta Doğu. Elbette ki Avrupa’yı dünyanın merkezi alırsanız. Orta Doğu dersiniz. Lübnan’a veya Suriye’ye. Nereye göre “Uzak doğu’ diyoruz. Çin’e, Elbette ki Avrupa’yı dünyanın merkezi olarak alırsanız Çin’in bulunduğu coğrafyayı Uzak Doğu olarak isimlendirebilirsiniz. Veya neye göre “Karanlık Ortaçağ” Eğer Avrupa çağ sistemini hiçbir eleştiriye tabi tutmadan olduğu gibi kabul edersiniz bu çağ oldukça karanlık bir zaman dilimidir. Ancak bizim içinde bu zaman dilimini aynı aynı kalıplarla kullanırsanız, ruh hastalarının içindeki şeytanı kovmak için kafatasında bir delik açan Avrupa ile, ruh hastalarını müzik ve su sesi ile tedavi eden Selçukluyu eaşit kabul etmek zorunda kalırsınız.Fransa İmparatorunu eşit kabul etmek zorunda kalırsınız. Asr-ı saadeti karanlık bu çağın içinde kabul etmek zorunda kalırsınız. Avrupa’dan ödünç aldığmız kavramlarla kendi tarihimizi açıklarsanız, hür köylünüzü serf, hükümdarınızı (Allah, c.c’ın sıfatlarından olan) mutlak hakim sıfatı ile tanımlamak zorunda kalırsınız, batıda devletlerin bir kısmı teokratik olduğu için Osmanlı devletini de teokratik kabul edersiniz. Bu klişeleri kabul ederseniz medeniyetin beşiği olarak eski yunanı almak zorundasınız. Oysa eski Yunanın felsefeyi tıbbı matematiği ve diğer ilimleri aldığı eski Mısır,Mezopotamya veya Hind medeniyetini on plana çıkaramazsınız. Bu klişelere göre sınıflı bir toplum olan ve köleciliğin oldukça yaygın olduğu eski yunan sitelerini Demokrasinin beşiği kabul etmek zorundasınız. Yoksa aforoz edilebilirsiniz. Kim  tarafından mı, Tabi ki batıyı, Avrupya’yı  dünyanın ve dahi gönlünün merkezine koymuş, gözleri batı medeniyetinin ışığı ile kamaşmış (belki de kör olmuş) bu nedenle de yerel ve milli olan hiçbir şeyi görmeyen batılı aydınlar tarafından. onlara göre medeniyetdin kaynağı eski Yunandan beri batı olduğuna göre doğuyu, yereli fazla araştırmaya gerek yoktur, çünkü batıdaki “kaşaneler”e karşılık doğuda var olan sadece “viraneler”dir. Homerosu ezbere bilen bu aydınlar Nedim’den veya Baki’den bir mısra ezberlemeyi zul kabul ederler. Arapça, Farsça veya başka doğu dillerini adam yerine koymadıkları için yabancı dil öğrenimi dedikleri zaman ingilizce veya Fransızca öğrenmeyi dil eğitimi kabul ederler. Bu tip aydınların eleştirilerini Ali Şeriati, Kemal Tahir, Cemil Meriç gibi müttefiklere bırakarak esas konumuza dönelim. Ben bu yazımda ezberlediğimiz bir klişeye hakkındaki şüphelerimi sizinle paylaşmak istiyorum.

Ezberlediğimiz ve pek fazlada eleştirmeden kabul ettiğimiz klişelerden biri de Amerikanın keşfi ile ilgilidir. Buna göre “Dünyanın Yuvarlak olduğuna inanan Kristof Kolomb hep batıya giderse sonunda Hindistan’a varacağına inanır. Bunun için gerekli olan insa, gemi vb ihtiyaçları için krallara baş vurur ancak hiçbirisini ikna edemez. En sonunda İspanya Kraliçesi İsabella’yı ikna ederek gerekli olan yardımları alır ve yola çıkar.”

Bu bir klişedir. Ancak bu klişenin içinde o dönemin en güçlü devleti olan Osmanlı devletinin ismine rastlamıyoruz. Yani Kolomb güçlü ve büyük devletlere başvururken, osmanlıya başvurmak aklına mı gelmemiştir. Yoksa Kolomb aslında Osmanlı devletine baş vurduğu halde bu olay tarihi vakaların arasına mı girememiştir. Kesin yargılardan kaçınarak Kolomb’un İstanbul seyahati, Amerikanın keşfi ve sonuçları ile ilgili klişelere gireceğiz.

Önce Dünyanın yuvarlaklığı meselesine bir grişi yapabiliriz. Burada sanki “bütün bilim adamları dünyanın düz olduğuna inanıyorlardı ancak Avrupa4da bazı bilim adamları bunun tersine dünyanın yuvarlak olduğuna inanıyordu ve Kolomb bunlardan etkilenerek dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaya başladı” gibi bir ön yargı var. Aynı ön yargıyı Macellan konusunda da görüyoruz. Bu klişeye göre “Macellan gemileri ile he batıya giderek sonunda bulunduu yere geleceğine inanıyordu. Bu nedenle Lizbon’dan yola  çıktı ve kendi değilse bile arkadaşları bu yolculuğu  tamamladılar ve dünyanın yuvarlak olduğu anlaşıldı.” Bu mantıkta batı haricindeki kültürlere yer yoktur. Çünkü dünyanın yuvarlaklığı konusunda doğuda özellikle müslüman alimler arasında bir çok çalışma vardı. Umman gibi geniş olan bu çalışmalardan ve o dev şahsiyetlerden  bir kaç örnek vermek yeterli olacaktır:

Mesela güneşin kendi etrafında döndüğünü ilk dea ortaya koyan ve Ekliptik meylini (Dünyanın güneş etrafındaki elips şeklindeki yörüngesi) ilk bulan kişi olan Ahmed Fergani 861 tarihinde vefat etmiştir. 873 tarihinde vefat eden Ebu Cafer b. Muhammed Dünyanın çevresini doğruya oldukça yakın hesaplamıştı. 929 tarihinde vefat eden Bettani ayın ve güneşin görünür çaplarını ölçmeyi başarmıştır. 973 tarihinde doğan Biruni Kopernikten 500 yıl evvel Güneş merkezli gezegenler sistemini bulmuştu. Biruninin bilim tarihindeki yerini anlatan şu parça dahi görmezden geldiğimiz değerleri göstermeye kafidir:

“Güneş merkezli gezegenler sistemini Kopernik o günün şartları ile nasıl tespit etmiş dediğimizde Dr. Sigrid Hunke size itiraz edecektir. bu söylediğinizi Biruni Kopernikten 500 yıl evvel yapmıştı. Peki Galile’nin güneşin yüzeyindeki lekelerin varlığını tespit etmesine ne diyeceksiniz” diye sorduğunuzda Hunke’nin gülümseyerek size “Biruni bunu Galileden 591 yıl evvel yazmıştı” demesine şaşıracaksınız.

Biruni Newton’dan 700 yıl evvel “Dünya dönüyorsa ağaçlar, taşlar yerlerinden niçin fırlamıyor” sorusuna. Bu durum dünyanın dönmesi ile ilgili teorimizi çürütmez. Çünkü her şey dünyanın merkezine doğru düşer. Bundan dünyanın merkezinde bir çekim alanı olduğu sonuçu çıkar. İşte bu yer çekimi, yeryüzündeki her şeyin fırlayıp gidişini önler” cevabını vererek yer çekimine dikkat çekmiştir. Konumuzun dışına çıkmak pahasına Biruni’nin bir kaç keşfine daha yer vermek yararlı olacaktır. Işığın ve sesin hızı  olduğuna ve ışık hızının sesinkinden daha hızlı olduğunu yazan Biruni görme olayının cisimlerden göze doğru gelen ışınlarnedeniyle gerçekleştiğini yazmıştır. Arabistan yarımadasındaki çöllerin denizin çekilmesi ile oluştuğunu iddia eden Birüni buna delil olarak kazılarda çıkan taş ve fosilleri göstermiş ve Tahdidü Nihayet’il Emakin isimli eserinde Jeoloji ile ilgili ilginç  bilgilere yer vermiştir. Dolayısıyle Kolomb ve Macellan’ın yaşadığı dönem de dünyanın yuvarlak olduğuna inananların sayısı azdı ve bunlarda Avrupa’da idi gibi bir ihsas bile oldukça yanlıştır.

Şimdi ikinci meseleye gelebiliriz.yani Kolomb Müslüman bir devlet olan Osmanlıya başvurup vurmadğı” meselesine.

Bu konuyu çokta fazla uzatmadan konuyu Kolombun hatıralarından devam edelim. Kolomb Küba4ya çıkmış ancak umduğu hazinelerle karşılaşamamıştır. O arkadaşlarını şöyle teskin eder:

“Burada Kubilay kağanın zengin madenlerini bulamadık. Fakat ne yapalım. Burada bir çok sakız ağacı var. Biz gemilerimizle anayurda sakız taşısak bile çok para kazanırız.Zaten  ben sakız adasında sakızcılığı adam akıllı öğrenmiştim.” Fatih’in Akdeniz’de izlediği politika ile Osmanlı Akdenizin en güçlü deniz devleti olan Venedik’i  yenilgiye uğratmıştı ve Ege denizinin önemli bir gücü olmuştur. Yani Sakıza giden birinin İstanbul’da uğraması ihtimal dahilindedir.” Dolayısıyla Kolomb’un hatıralarından da yola çıkarak onun İstanbul’a geldiği izlenimini edinebiliriz.Kolomb o dönemde tanına bir şahsiyet olmadığı için onunla ilgili direk belgelere ulaşmamız oldukça zor. Ancak geçen asrın Osmanlı müverrihlerinden olan Arif mollanın Menakıpnanesinde bu konu ile ilgili ilginç bir anekdota rastlayabiliyoruz. Arif Molla menakıp namesinde şöyle diyor:

“Sultan Beyazıt Han-ı sani (İkinci Beyazıt) zamanında Kolon adlı hükemadan bir Frenk İstanbul’a gelir. ‘Bana biraz gemi verin, size yeni bir dünya bulayım’ der. Sultan Bayezid babası merhum Sultan Fatih gibi öyle pek dirayetli olmadığından Ülema ve vüzera ne derse onu kabul ederdi. O vaktin ileri gelenleri olmaz öyle şey dediler. Kolonun gemisini yüzdürürler gider, Kolon buradan İspanyaya gider. İspanya istediği kadar gemi verir...”

Peki Hıristiyan olan Kolomb, Müslüman olan Osmanlı devletine başvurabilir mi, bunu kabul eder mi. Yani psikolojik alt yapısı buna hazır mıdır. Bunu cevaplandırmak için önce Fatih Sultan Hehmed dönemine dönmek gerekir. Fatih İstanbul’u fethettiği zaman bir siyaset geliştirdi. Fatihin bu Roma siyasetine göre, Fatih Doğu Roma İmparatorluğnuun başkentini tacını ve tahtını ele geçirmişti. Dolayısıya Doğu Roma imparatoru sayılırdı ve doğu romanın bir zamanlar hakim olduğu her toprak parçası üzerine artık fatihin hükümdar olarak hakkı vardır. Ancak Fatih bunu kuru bir iddia olarak yaşatmamış ve dillendirmemiştir. Tam tersine bir çok Bizanslı ilim adamı bu iddiayı destekleyecek görüşler beyan etmişlerdir. Fatihin Müslüman nedimlerinin yanında Ortodors ve Katolik, Rum ve İtalyan nedimleri de vardı. Georgios Trapezintios, amiruttzes, Benedotti dei, Carico d’Aconna Jacopo da Gaeta bunların en meşhurları idi. Bunlardan Geüorgios Trapezuntios 15466 yılında Fatihe şöyle hitap ediyordu. “Kimse şüphe edemez ki, sen Roma İmparatorusun. İmparatorluğun taht şehrini elinde tutan kimse hukuken İmparator ve Roma İmparatorluğunun taht şehri de İstanbul’dur.Seni kılıcınla bu tahta malik kılan insanlar değil Cenab-ı Haktır. Şu halde sen Romalıların meşru imparatorusun. Romalıların İmparatoru olan zat ise bütün arzın imparatorudur.” Bu tarihçilere göre imparatorluk bir zamanlar paganlıktan nasıl Hıristiyanlığa geçmişseşimdide İslam dinine geçmiştir ve bunda da yadırganacak fazla bir taraf yoktur.

Tarihci Grenard ise o dönemde kendi bakış açılarını şöyle açıklıyor “Osman oğullarının Roma İmparatorlarının yerini aldığını II Mehmedle çağdaş olanbir çok Bizans tarihçisi Chalcondyles, Kritobulos, vs. çok iyi anlaşmışlardı. Ekseri tarihçiler, Osmanoğullarını Roma İmparatorlarının meşru halefi saymışlardır. XVIII. Asırda Osmanlı askeri tarihi üzerine klasik bir eser yazan Kont Marsigli de, “İstanbul’u fetheden ve Roma İmparatorlarının tahtına çıkan II. Mehmed demektedir. Fatihin Roma seferine hazırladığı zaman Florensa, Napoli Ferrara gibi şehir devletlerinin bastırdıkları madalyonların üzerindeki sözlerde Fatihin  projesinde ne dereceye kadar başarılı olduğunu gösterir.Mesela Ferrara şehir devletinin bastırdığı  madalyonun üstünde “Svltani Muhammeth Octhomani vgvli Bizzantii İmparatories, 1481 /Türklerin ve Doğu Romanın imparatoru Osmanoğlu Sultan Mehmed Venedik edvleti meşhur tarihçi Bahinger’in yaptığı araştırmalara göre Osmanlının Güney İtalya’daki meşru haklarını tanıdığını bildirmiştir. Çünkü buralar zamanında Bizans’a bağlı idi. Dolayısı ile Venedik de Fatihi Beşru Bizans varisi olarak kabul etmektedir. Gerek Fatih döneminde gerek daha sonraki dönemlerde mesele Kanunî döneminde Fransızları yaptığı gibi bir çok Hıristiyan devlet Müslüman Osmanlı Devletine başvurmada fazla tereddüt etmemişlerdir. Dolayısı ile Kolombun döneminin güçlü devleti olan Osmanlı devletine başvurmuş olması hiçte yadsınır bir düşünce olmamalıdır. Hülasa edersek.

a- O dönemde, dünyanın yuvarlak olduğuna inananların sayının az olduğu ve bunların da Avrupa’dabulunduğu fikri yanlış bir fikirdir.Bu düşünce doğuda 9 Asırlardan beri bilinen ve ispatlanan bir düşünce idi.

b- Kolomb gemi ve mürettebat için güçlü devletlere başvurmuştu. Dolayısı ile dönemin en güçlü devleti olan Osmanlı devletine başvurmuş olması da ihtimal dahilindedir. Avrupalı tarihçilerin bu konuyu fazla eğilmemelir gayet normaldir. Orhun abideleri ilk defa okunup bunların Türklere ait olduğu ortaya çıkınca Avrupalı birçok bilgin gelişkin bir devlet felsefesi ile yazılan bu abidelerin Türklere ait olmayacağını iddia ettiler. Onlara göre bu kadar gelişkin olan bu anıtlar bir şekilde Avrupalı milletlerle ilişkili olmalı idi. Çünkü Onlara göre Medeniyetin beşiği Avrupa idi. Onların bu iddialarını zayıflatacak her şey görmezden gelinmeli idi. Batılı doğu bilimciler olan Müsteşriklerin emperyalizmin 5 Kolu ve öncüleri olduğu da unutulmamalıdır. Yani batılı emperyalizm bir bölgeye gimeden önce o bölgeyi tanımak için önce ilim adamlarını gönderirdi. Napolyon bile meşhur mısır seferine giderken yanında onlarca meşur bilim adamını almıştı. Bu konuda bir örnek vererek bu bahsi kapatalım. Umran dergisinde yayınlanan İngiltere Mektupları isimli köşede Kani Torun İngiltere’den şöyle yazıyor. “I. Dünya Savaşı’nın bitişinin 80 yıl dönümü kutlamalarında Türkiye’nin adı bir kez olsun geçmedi. Hatta Okul tarih kitaplarında I. Dünya Savaşı anlatılırken Türkiye4den bahsetmiyorlar. Sanki İngilizler Çanakkale’de savaşmadılar....” Batı yengililerini gizliyor aynen katliamlarını gizlediği gibi, Batı bu kendi dışındaki kültürlere bakışı düşmanca...

       Bu bahsi burada kapatarak müsaadenizle Amerika ile ilgili bazı ilginç tarihi anekdotlar aktarmak istiyorum.barbaros Hayrettin Paşa’nın ilk İstanbul’a geldiği zamandır. Padişah Barbaros ve maiyetini kabul eder görüşmeler yapılır. Ancak Vezir,i Azam Makbul/Maktul İbrahim Paşa İranseferi hazırlıkları için Hayep’tedir. Denizlerin büyük kaptanı Vezir-i Azam’la görüşmek üzere Halep’e gider İbrahim Paşa ile yaptığı görüşmede Osmanlı devletinin Yeni Dünya denilen Amerika’ya bir filo gönderip burada sömürge edinmesi gerektiğini anlattı. Ancak Paşa Akdeniz’ed çok işleri olduğunu, İspanyanın Mağripte (Kuzey Afrika) gözü olduğunu bunun önlenememesi durumunda Atlantikten Mısıra kadar bütün Kuzey Afrika’yı Endülüs ve yeni dünya gibi Katolik yapacağını ve engizisyonu buraya sokacağını belirterek Barbaros’un bu teklifini geri çevirir. O dönemde Osmanlı deniz gücünün, dünyanın geri kalan bütün donanımlarının toplam gücü üzerinde bulunduğunu göz önünde tutarsak, Barbaros’un teklifi Osmanlı için hiç de zor değildi.

1513 tarihinde yaptığı Amerika haritasının sırrı henüz tam olarak çözülmeyen Piri reis’in 1525 tarihinde yazdığı Kitab-ı Bahriye isimli eserinde geçen;

Hangi tarihde bulundu iş bu yer

Anlatayım, bak tarihçiler ne der

Tarihi hicret bu idi o zaman

Ta sekiz yüz yetmiş idi tam o an

iş bu tarihde bulundu o zemin

İsmine antilya dediler anın Mısrılarında antillerin keşif tarihi olarak Hicri 870 tarihi veriliyor bi bunda M. 1465 yılını göstermektedir. Bu kolombun 1492 yılında Yeni Dünya Kıtasına çıktığı tarihten önce bir tarih olduğu için akla bu kıtaya Kolombdan önce çıkanlar varmıydı sorusunu getirmektedir.  M. Necati Özfaturanın Türkiye Gazetesinde çıkan 11 Ağustos 1999 tarihli “Kızılderilinin Kökleri” ve 25 Ağustos 1999 tarihli “Kızılderilinin Dili” isimli makaleleri, konu ile ilgilenen meraklılar için ilgniç bilgiler ve bakış açıları verebilir. Sayın Özfatura yukarı da sorduğumuz soruya cevap niteliğinde “Fenikeliler, Vikingler, Galya, Jamon çağı Japonlar ve Çinli gezginlerde Amerika’ya gelmişler ancak iz bırakmamışlardır” demektedir.

Biz Kolomb’tan önceki kaşifler konusuna tekrar dönebiliriz. Bu konuda Vala Nureddinin 1954 Mayısından başlayarak dizi olarak Resimli Tarih  Mecmuası’nda yayınladığı Amerika kıtası nasıl keşfedimişti yazı- dizisi roman tarzında  yazılmakla beraber bilinen veya iddia edilen tezlere değinmektedir ki bunların en meşhuru Kızıl erik isimli Vikingin hikayesidir. Vala Nureddin yazısının bir yerinde şöyle diyor. “Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomp olarak tanınıyorsa da, kendisinden 492 yıl evvel, Norveçliler anlattığımız şekilde oraya giderek müstemleke kurmuşlar dört asra yakın orada barınmışlardır. Bu uydurma bir hikaye değildir Bahsettiğimiz şekilde (Bu seyahatlere katılan) eski zaman şairlerinden ve izlanda papazlarından maada bu maceranın doğuruluğunu yeni devrin maddi vesikaları da ortaya koymuştur.  Lakin bunlar hep faraziye gibi görünüyor, zihin maddi delil istiyor. Arkeologlar Normanların Kuzey Amerika’da bulundukalrıan dair izler keşfetmişlerdir. Mezarlarıyla içlerindeki kemiklerle taşlarındaki yazılarla,Normların burada yaşayıp öldükleri tespit edilmiştir.” Vala Nureddin bu kalıntılardanKızıl Erik’in oğlu Thorvaldın mezarının bulunmasını şöyle anlatıyor.: “Yerlilerle yapılan savaşta yara alan thorvald tahmin ettiği gibi, kısa bir süre sonra vefat etti ve vasiyyet ettiği yere gönüldü. On dokuzuncu asrın ortalarında Boston körfezinde araştırma yapan arkeologlar Alderton burnunun biraz ötesinde bir mezar keşfettiler. bu lahit Avrupa usulü harçlı olarak örülmüştü. Mezarın içinde demir kabzalı bir kılıç buldular. bu keşif arkeologları fevkalade hayrate düşürdü. Zira bu mezar ve içindeki bir kızılderiliye ait olamazdı. Bu ancak Kolomb’tan çok evvel buraya gelmiş bir Avrupalıya ait olabilirdi. İskeletten olduğu gibi kılıçtanda bu hakikat anlaşılıyordu.Lakin siyasi mülahazalarla Amerikan efkarının dikkati bu keşiften uzaklaştırıldı. Bu mezarın içindeki kim olabilirdi. İskandinav şairlerinin ve İzlanda papazlarının anlattıkları birleştirilirse bunun kızıl erik’in sekiz asır uykuya dalan oğlu olduğundan şüphe edilemezdi” Yazar Vikingler’in Amerika4ya geldiğine dair diğer bir maddi kanıtı şöyle sunuyor. “Massachusets eyaletinde Bristol civarında bir yazılı kaya bulunduğunu ilaee edelim.buna dighton kayası diyorlar.Yolcular ziyaret ederler. Dört metre kaidesi 1.70 kaidesi olan bu ehram biçimli kayanın üstünde eski İskandinavların kendileri tarafından yazılmış maceraları yazılıdır.Bu kaya 1680 tarihinde keşfedilmiştir. Okunan ibareler arasındaşu da vardır. ‘CXXXI Şimalli adam bu memleketi Thornfinnle işgal ettiler.’

Bu kıtada Norveçlilerin hakimiyet kaybetmeleri ise salgın hastalıklar sonucu olmuş,  1347 ve 1351 senelerinde karaveba önce Avrupa’yı kırıp geçirir ve oradan Amerika’ya geçerek burada da binlerce insanın ölümüne sebep olur. Bunun üstüne korsanların baskınları buraları yağmalamaları buradaki Avrupalı koloniyi nerede ise yok olacak hale getirdi. Kızılderili faktörü de katılınca Norveçli son kolonizatörler de 1390 yılında bu bölgyei terk ederler. Bu mecrada burada sona erdi. Bu olayların başlangıcını yeni ilk seferi anlatan ve günümüze kadar gelmesine sebep olan kişi bu ilk sefere katıldığını iddia eden kişi İzlandalı şair Anlaf’tır.

 

Bu konuda müslümanların  yazdığı kaynaklarda da ilginç olaylar aktarılmaktadır.Bu konuda Muhammed  Hamidullah’ın  İslam Düşüncesi isimli  derginin Kasım 1968 tarihli sayısında yayınlanan makalesinde ilginç  olaylar aktarılmaktadır.

 Mesudi. Müruc ez-Zeheb (Bu kitabı   956yılında yazmıştır) isimli eserinde (C. 1  S. 258-59) der ki “Sis okyanusunda(Atlantik) Ahbar’ uz-Zaman isimli eserimizde(Bu eser şimdikayıptır) bütün ayrıntıları ile söz ettiğimiz gibi bir çok garip şeyler vardır. Orada  gördüğümüz maceracılar, okyanusda hayatlarını tehlikeye atarak uzaklaraaçılmışlardır.Bunlardan bazıları sağ ve salim dönmişler, diğerleriise bu girişimlerinde hayatlarını kaybetmişlerdir.Bunun üzerine Kurtuba halkından Haşhaş adında bir kimse, kendi çevresindeki arkadaşlarından bir gençler grubu oluşturarak  bu okyanusta bir yolculuğa çıkmış ve uzun bir zaman sonra  ganimetlerle geri dönmüştü.Bugün bütün İspanyolllar bu olayı  bilirler”.

Diğer bir  ilginç raporda İdrisi (Ö. 1166) tarafından Nuzhet’ül Müştak isimli coğrafya kitabında aktarılmıştır.İdrisi burada şöyle der “....Ve Lizbon  şehrinden Mugarrarin (Baştan çıkarılmışlar) adı verilen maceracılar yola çıktılar.Sis Okyanusuna girdiler.Orada ne bulunduğunu ve nerede sona erdiğini öğrenmek istiyorlardı.Lizbon şehrinde el-Hama(Kaplıca) yakınlarında hala Darb el Mugarririn ila  ahir el ebed(Sonsuza kadar baştan çıkarılanlar caddesi) diye bilinen  bir cadde vardır.Gerçekten, birbirinin yiğeni olan 8 arkadaş ticari nakliyat için bir gemi hazırlamışlar ve onu kendilerine aylarca yetecek kadar  su ve yiyecekle doldurarak yola çıkmışlardı.Rüzgar doğudan esmeye başlayınca  ondan 11 gün yol alacak kadar  bir fayda temin edebildiler.En sonunda okyanusta dalgaların gayet kuvvetli olduğu, suyun pis koktuğu, sayısız sığ yerler bulunan  ve görüş mesafesinin gayet zayıf olduğu bir yere ulaştılar.Orada kaybolacaklarından emin olduklarından  , yelkenlerini  başka yöne çevirdiler ve  güneye doğru tam 12 gün yol aldılar.Nihayet keçi adasına ulaştılar.Gerçekten adada başlarında hiç bir çoban bulunmadan serbestçe otlayan sayısız keçi sürüleri vardı.Denizciler adaya  yaklaşarak  karaya ayak bastılar.Orada, yanında yaban inciri bulunan bir su kaynağı buldular.Keçilerden bazılarını yakalayıp kestiler, fakat etleri o kadar acı idi ki içlerinden  hiç kimse yutamadı.Böylece, sadece derilerini sakladılar ve esen Güney rüzgarının   kuvveti ile tekrar  oradan ayrıkdılar. 12 gün daha yol aldıktan sonra uzakta meskun gibi gözüken bir ada  gözlerine çarptı. Orada sürülmüş tarlalar vardı.Ne bulunduğunu anlamak üzere o tarafa yöneldiler.Fakat bir takım  kayıklar hemen onları kuşattı.Onları esir alarak sahilde bulunan   fakir bir köye naklettiler. Orada karaya çıkıldı. Denizciler orada kırmızı derili insanlar  gördüler. Vucutlarında fazla kıl yoktu. Saçları düzdü. Uzun boyluydular.Kadınları harikulade güzelliğe sahipti.Denizciler burada üç gün birevde hapsedildiler.Dördüncü gün yanlarına arapça konuşan biri geldi.Onlara kim olduklarını ve niçin geldiklerini sordu.Gereken bütün bilgiyi verdilerAraştırmayı yapan , onlara herşeyin iyi olacağı umudunu vererek , onlara kendisinin kralın tercümanı olduğunu söyledi.  Bu görüşmeyi takip eden gün kralın huzuruna çıkarıldılar.Kral da aynı soruları sordu. Onlar da okyanusta ne gibi yeni ve garip şeyların bulunduğunu araştırmak ve onun nerede bittiğini öğrenmek için bir  yolculuğa çıktıklarını söyleyerek yine aynı yanıtları verdiler. Kral bunları işitince , çevirmenine  dönerek onlara şunu iletmesini  söyledi ‘Babam da bu okyanusta dolaşmak için bir köle grubunu idare etmişti.Bu dolaşmaya tam bir ay kadar devam  etti. En sonunda ışık olmayan bir yere ulaştılar.Garip bir şey göremeden ve hiç bir fayda sağlayamadan geri döndüler.’ Sonra sözlerine devamla  , onlara  tercüman aracılığı ile korkmaya gerek olmadığını ve kendisinden ancak iyilik beklemelerini söyledi.

Sonra hapis kaldıkları kulubeye döndüler ve batı rüzgarını  beklemeye koyuldular.Daha sonra yerliler bir kayık hazırladılar, denizcilerin gözlerini kapadılar ve bir süre denizde yol aldılar.Bu talihsiz müslümanlar üç gün kadar yol aldıklarını sanıyorlardı.Sonra karaya çıkıldı.’Bizleri ellerimiz arkaya bağlı olarak  kıyıda bıraktılar.Doğmakta olan güneşin büyüyen aydınlığını hissedene kadar orada kaldık.Acınacak durumda idik.Nihayet  uzaktan insan sesleri  duyduk, bağırdık.Bunun üzerine bize doğru yaklaştılar ve  bizi ellerimizi saran iplerle yaralı bir şekilde buldular, bizi sorguya çektiler.İstedikleri bütün bilgiyi  onlara verdikBunlar berberilerdi.(Bilim ve Ütopya  Mayıs  2002-Sayı  95 Sayfa 22-23)

 

                          Tarihimizle ilgili olan ancak es geçilen konulardan biri de Rönesans ile ilgili olarak ezberlediğimiz klişeler Avrupa Rönesans’ı ile ilgili kaynaklarda Fatih ve Rönesans arasındaki ilişkilerden bahsedilmez. Ders kitaplarımızda da bu konu anlatılırken Fatihin Avrupa siyasetleri ile Rönesans arasındaki ilişkiye pek dikkat çekilmemektedir. oysa Rönesans’ın kültürel yönü olmasa bile siyasi yönünde fatihin önemli bir etkisi vardır. Önce yine olayın başlangıcını hatırlayalım.

      Fatihin Balkan ve Karadaniz siyaseti Venedik’i oldukça zor durumda bırakır. Ticaret kolonileri tek, tek elden çıkmaya başlar En son 1463 yılında Osmanlı devleti Bosnahersek’i ilhak edince Venedik’in başını çektiği  Macaristan, Almanya, Lehistan, Papalık, Floransa, Napoli gibi batılı devletler ve Karamanoğulları, Ak koyunlulardan oluşan Müttefikler  Osmanlı devletine savaş ilen ederler.bu savaş 16 yıl skürecek ve Osmanlı devleti Fatihin dehası sayesinde müttefiklerin biraraya gelmesine engel olmuş ve tek tek savaştığı müttefikleri yenilgiye uğratmıştır.Burada Fatihin dehası ortaya çıkmaktadır. Fatih bu savaşın başında Venedik olduğunu bilmektedir.Dolayısıyla fatihin politikaları Venedik’i zayıflatmaya yönelmiştir. Fatih bir ticaret şehri olan Venedik’i zayıflatmak için İtalya’da bulunan nispeten zayıf olan ve askeri açıdan bir önemi olmayan bir şehir devletine Floransa’ya destek verir Savaşın başlarında yani 1463 yıllarında Floransa’nın Osmanlı ülkesine ve Yakın doğuya olan  ticareti hiç mesabesindeydi Böylece Fatih Venedik’i yıkmak için Floransa’yı fevkalade himayeye başladı. Bu suretle Türkler Floransa’nın XV Asrın ikinci yarısında küçüklüğü ile mütenasip olmayan refah, terakki ve haşmetine yardımcı olmuşlardır. 1507 de Galata’da 60-70 Floransa ticaret firması olup bunların iç hacmi yılda 5-6 yüz bin duka altına (bu gün ki rayiçle 400-500 milyon dolar) baliğ oluyordu. bu Floransa gibi küçük bir ülke için büyük bir rakamdır ve Fatihin verdiği imtiyazların sonucudur.” Böylece fatihin planı sonuçlarını verir Venedik pırpalanır Askeri açıdan bir önemi olmayan Floransa devleti güçlenir ve zenginleşir, bu suretle rönesans hareketinin maddi zemini hazırlanışına önemli bir katkı oluşur. Çünkü bildiğimiz gibi İtalya’da doğan Rönesans hareketinde Floransa şehrinin ve bu şehirdeki ticaret zengini olan Medici ailesinin önemli bir yeri vardır. İtalya ve Rönesans deyince aklımıza gelen sanatçıların hayatlarını incelediğimiz zaman bile. Florensanın önemi ortaya çıkıyor. Michelangelo (1475-1564) Leonar da Vinci (1452-1519), Rafaello (1483-1520) Bu sanaçtılar ya Floransa’da doğmuşlar ve sanat hayatlarına burada başlamışlar ve sanat hayatlarında bu şehrin önemi bir yeri var. Bu sanatçların yaşadıkları tarihlere dikkat edersek göreceğiz ki Fatihin İtalya politikaları sonucu floransa’nın zenginleşmesinden sonra bu sanatçılar ortaya çıkmıştır. Tabi ki bu Floransa’nın önemini tamamen Fatihe bağlamak değildir. ama tarihi bir vaka olarak var olanı da göstermek lazım gelir. Dolayısıyla yukarıda da belirttiğimiz gibi Rönesans’ın kültürel olmasa bile maddi alt yapısında Fatih Sultan Mehmed’in Venedik politikasının etkisi vardır. Ama ne yazık ki bu yön çoğunlukla görmezden gelinmektedir. rönesans’a Endülüs etkisi ise alçak sesle de olsa batı da seslendirilmeye başlanmıştır. rönesans’ın Antik Yumanın canlandırılması olarak alırsak antik Yunan klasikleri Avrupa’ya Endülüs Müslümanları es geçmekte ezberlediğimiz klişelerden biridir.

Konumuz hayatımızın bir alanında sosyal bilimlerde ezberlediğimiz bazı klişelerin içeriği ile ilgili idi. Bunu yüksek sesli düşünme ya da zihnimde oluşan bazı şüpheleri  sizlerle paylaşma olarak da kabul edebilirsiniz. Size sunulan bu klişeler hakkında bazı şüpheler oluşturulabildimse bu yazı işlevini yerine getirmiştir.

 

 

 

937
0
0
Yorum Yaz