1142-Avar, ne olur kızımı götürme!..

2009-10-25 14:34:00
Ayşe Hür - 04.10.2009
Taraf.
2 Ekim 2009 tarihli Sabah gazetesinde Sevilay Yükselir’in Nezahat Gündoğan adlı belgesel yapımcısı ile yaptığı röportajı duyduğunuzu sanıyorum. Okumayanlar www.sabah.com.tr/ Gundem/ 2009/09/27/ dersimli kizlarin oykusu adresinden okuyabilir. Ama yine de röportajı özetlemek istiyorum çünkü bu haftaki yazım orada anlatılanlarla çok yakından ilgili.
.....

Kahraman öğretmen

Nezahat Gündoğan, röportajında Sıdıka Avar adlı bir öğretmenden de söz ediyor. Sıdıka Avar adını, yaklaşık 25 yıl Anadolu’nun çeşitli kasabalarında, şehirlerinde öğretmenlik yapan annemden duyduğumda herhalde 8-10 yaşlarındaydım. Sıdıka Avar, annemin tarifiyle, Atatürk devrimlerine kendisini adamış, fedakâr, cefakâr, kahraman bir öğretmendi. Annemin rol modeliydi.

Daha sonra, tek kızı Bahu Avar’ın (Görk) kaleminden çıkmış bir önsözden öğrendiğime göre, tam adıyla Ayşe Sıdıka Avar, 1901’de İstanbul’da doğmuş, 1979’da İstanbul’da ölmüştü. Çapa Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdikten sonra, bir süre İzmir’deki Musevi Mektebi ve Amerikan Kız Koleji’nde Türkçe öğretmenliği yapmış, İzmir Kadınlar Hapishanesi’nde kadınlara okuma yazma, Salepçioğlu Camii’nde işçi çocuklara el sanatları öğretmişti. İzmir’deki hareketli ve modern hayatı bazı çevrelerin tepkisine sebep olmuş, hakkında misyonerlik söylentileri çıkarılmış, bu söylentileri çıkaranları dava etmek zorunda kalmıştı. 1937’de eşinden ayrılan Sıdıka Avar, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girmiş, mezun olunca kısa bir süre Bolu Kız Enstitüsü’nde görev yaptıktan sonra 1939‘da Elazığ Kız Enstitüsü’ne öğretmen olarak atanmıştı. İşte bu tarihten itibaren, Sıdıka Avar’ın annem gibi nice Kemalist öğretmenin hayranlığını kazanan zahmetli mesaisi başlamıştı.


Atatürk’ün misyoneri

Sıdıka Avar, 1939-1954 yılları arasında, o günler adı Dersim olan havalide, kâh at veya katır üstünde, kâh yayan, kâh kamyonla, köy köy dolaşarak Kürt kızlarını toplamış ve yatılı bölge okullarına götürmüştü. Buraya kadar her şey normal görünüyordu. Öyle ya, Kemalist medenileştirme projesinin bir parçası da eğitimsiz kızları eğitmek değil miydi? İşte Sıdıka Avar da bu işi canla başla yapmış, üstelik bu misyonu halk tarafından da benimsenmişti. Öyle ki, annemin deyişiyle, köylü kadınları (annem onların Kürt olduğunu ya bilmiyordu, ya da bana söylememişti), kendilerini Sıdıka Avar’ın atının üzengisine yapışır ve “kızımı da al Avar!..” diye yalvarırlardı.

Sıdıka Avar’ın, günümüzün bir başka eğitim kahramanı Türkan Saylan’ınkine benzeyen bu çarpıcı hikâyesini daha sonra nedense unutmuştum. Ta ki, on yıl önce Hikmet Feridun Es’in, “Kızımı da Götür...” başlıklı yazısı bir yerde karşıma çıkıncaya kadar da hatırlamadım. Hikmet Feridun Es, 1957’de Hayat dergisinde çıkan yazısında Sıdıka Avar’ın bizzat Atatürk tarafından Doğu’ya ‘bir Türk misyoneri’ olarak gönderildiğini ileri sürüyordu.


Dağ Çiçeklerim

Konunun izini sürünce, Sıdıka Avar’ın ‘Dağ Çiçeklerim’ adı altında topladığı anı kitabına (Öğretmen Dünyası Yayınları, 1999) rastladım. Emekli olduktan sonra Teknik Öğretmen Müsteşarı Rüştü Uzel’in isteği üzerine anılarını yazan Sıdıka Avar, 1188 sayfalık dev eserini ve yüzlerce fotoğrafı Milli Eğitim Bakanlığı’na teslim etmiş, ancak bakanlık, anıları muhtemelen ‘kabahatlerinin’ ortaya çıkmaması için basmamış, böylece yıllarca dağlarda perişan ettiği Sıdıka Avar’ı ve devletin malum politikalarını unutulmaya terk etmişti.

Yıllar sonra düzeltilen, bazı bölümleri çıkartılarak basılan anılarda Sıdıka Avar, bölgenin ve bölgedeki yaşamın ayrıntılı, gerçekçi bir tasvirini yapıyordu. Kitapta bizzat Atatürk tarafından görevlendirdiğine dair bir bilgi yoktu ama kendisinin Atatürk-İnönü çizgisine sadık bir ‘misyoner’ olduğu açıkça görülüyordu. Bu misyonerlik 1950’lere kadar sürmüş, Demokrat Parti iktidarı ile Sıdıka Avar’ın yıldızı barışmamıştı. Üst kademelerde kendisini koruyanlar olmasına rağmen 1954’te öğretmenlikten ayrılmak zorunda kalmış, görevine ancak 1959’da dönebilmiş, 1967’de emekli olmuştu.

Kitabı bitirdiğimde, yine çok etkilenmiştim, ancak 10 yaşımda yaşadığım türden bir etkilenme değildi bu. Artık Sıdıka Avar’ın çabalarının aslında ne anlama geldiğini fark edebiliyordum. Nezahat Gündoğan’ın röportajında bir kez daha karşıma çıkınca, yeniden düşündüm Sıdıka Avar’ı, daha doğrusu Sıdıka Avarları.


Şükrü Kaya’nın mektubu

Şimdi başa dönelim ve arşivden bir belge okuyalım. Yanda fotokopisini gördüğünüz yazı, 4 Haziran 1937’de, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından Kültür Bakanlığı’na yazılmış. Konusu ‘Dersim Kız ve Erkek Çocuklarının Yatı Mekteplerinde Yetiştirilmeleri’. İfade ve imla bozukluklarını koruyarak aktarıyorum:

“Kültür Bakanlığına,
Bu Günlerde Dersimde yapılmağa başlayan İslâhat meyanında Türk keşafeti (yoğunluğu) olan ve Dersimden oldukça uzak yerlerde kız ve Erkek yatı Mekteplerinin de açılması ve bu mekteplerde Dersimden getirilecek olan beş yaşını doldurmuş kız ve Erkekler okutturulup böyütülmesi ve muvezi surette yetiştirilecek olan bunlar yekdiğerile Evlendirilerek Baba ve Analarından mevrus (miras kalan) emval (malları) ve arazileri içinde birer Türk Yuvası kurmaları temin ve bu suretle Türk Kültürünün Dersimde esaslı bir surette yerleştirilmiş olacağı düşünülmektedir. Çünkü:

Dersim Halkı kendilerini Horasandan gelmiş ve Türk olduklarını beyan ederler. Fakat (Kırmanc) denilen ve Fars bozması bir dille konuşan insanlarla fazlatemasları neticesi olarak her gün biraz daha ana dil karekterinden uzaklaşmışlar ve şihi (Şiilik) alevilik ve bektaşilik bunlar arasında kolaylıkla da rağbet bulmuştur.

Dersimliler Kürt gibi konuşan ve fakat henüz onun karakterini hazmetmiyen kendi akideler(i) ile onu yenmeğe çalışan ve Türk ile Kürt arasında kalmış bir cami’a halindedir . Şayanı teessür (üzücü) olan en mühim nokta Dersim anasının Dersim babasından evvel kürtleşmeye başlamasıdır. Bunda en mühim saik erkeklerin Civarla temasları neticesi Türkçeyi öğrenmelerine rağmen. Kadınların muhitlerinden bir yere ayrılmamaları yüzünden bir kelime bile Türkçe konuşamamaktadırlar ve bundan ötürü da çocuklarına Türkçe öğretememekteler.

Binaenâleyh kanında Türk kanı ekseriyeti olan bu halk kütlesini geriye yani Milli varlıklarına doğru çevirmek için alınacak tedbirler meyanında ufak çocukların bu gibi leyli mekteplerinde yetiştirilmeleri zaruri ve lüzumlu olduğu Vekâletimizce mütalaa edilmekte olduğundan muktezasına müsaade’i Devletlerini arzederim,
Dahiliye Vekili Ş. Kaya.”


Anaların eğitilmesi

Şükrü Kaya’nın bu talebi karşılıksız kalmayacaktır, yatılı bölge okulları birbirinin ardına açılacaktır. İşte, kahramanımız Sıdıka Avar, bu ‘resmi Türkleştirme’ politikasının en önemli ‘yıldızı’dır. Sıdıka Avar, anılarında Elazığ’a geliş nedenini şöyle açıklar: “Ama buraya niçin geldiğimi ben biliyordum. Genel Müdür Nurettin Böyman; – Şimdi Türk misyoneri olarak yatılıları özümseyeceksin, Atatürk’ün isteği bu. Bunu herhangi bir kimseye hissettirmek halkı gücendirir. Ona göre tedbirli olun, demişti. Zaten Gazi Eğitim’de bu iş için okumamış mıydım? (...) Atatürk, bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş, bunu isyan sebeplerinden biri olarak görmüştü. Onun için Türkçenin bu köylere ‘ana’ ile sokulmasını arzu etmişti. Bu en köklü öğretimdi. Tarihte örneği vardı. Rumeli vilayetlerinden ilk kız sultanisinin açıldığı bir ilden pek çok siyaset adamı yetişmişti. ‘Buraya da Türkçeyi ana ile sokmalıyız’ diyorlardı.”


Her şey vatan için

Sıdıka Avar, ‘Dağ çiçeklerim’ dediği öğrencilerine kendisini sevdirmek için çok çaba harcar. Ayaklanma döneminin çocukları sevgiye, ilgiye muhtaçtır. Bunu iyi bildiğinden onların ‘ana’sı olmak ister. Bu isteğinde samimidir. Sıdıka Avar, öğrencilerinin bitlerini ayıklar, onlarla halay çeker, çeyizlerini hazırlar. Yerde yatmalarına, kötü yemekler yemelerine, yırtık önlüklerle dolaşmalarına, hademelerin işlerine yardım etmelerine, öğretmenlerin öğrencilere olur olmaz ceza vermelerine karşı çıkar. Evet, merhametlidir, ama merhametinin ideolojik boyutu vardır: “Düşünüyordum, bu düşmanca cezalar arasında, bu küçümseme havasında Türklüğe nasıl ısınacaklardı bu yavrucaklar? Çünkü Enstitü sınıflarına verilen cezaları da görüyorlardı. Tabii ki karşılaştıracaklardı.” der tüm açık sözlülüğüyle.


Hain bakışlı Geyik

Kimlerdir bu ‘Dağ çiçekleri?’ Anılardan öğrenelim: “[1941?] Ağustos sonu, Müdür hanım yıllık iznini bekliyordu. Eylül başında Müfettişlikten telefon ettiler. Kurşuna dizilenlerin, yasak bölge dağlarına kaçan çocuklarından sekizi yakalanmış, yaşları küçük olanlar Çocuk Esirgeme Kurumuna verilmiş, ikisinin yaşlan büyükmüş, şimdi bize gönderiliyorlarmış. Bakımları okulca idare edilecekmiş. Anbar açılana kadar iaşeleri için Müfettişlik 10 lira gönderiyormuş. Bu kızlar ‘şerefsiz asiler’ in çocukları olduğu için okutulmayacaklar, okul işlerinde kullanılacaklarmış. İki kız geldi. Biri iri yarı, ismi Geyik, ne hain bakışlı... Saçları karmakarışık. 7 ay dağda, tarağı nerde bulacaklar ki. Sırtında etekleri dizlerine, kolları pazularına kadar parçalanmış, deseni belirsiz bir basma elbisenin sırtı çürüyüp parçalanmış, sağ küreğe yapışık, göğüs kısmının yırtmaçları göbeklerine kadar yırtılmış. Bellerinde birer urgan bağlı. Küçük de aynı. Yalnız elbisenin sırtı sağlam. Yüzlerindeki deri insan derisine benziyor, diğer yerlerindeki deriler sanki kahverengileşmiş birer ağaç kabuğu. Tırnaklar kırık, ağız kenarları yara. Küçük o kadar zayıf ki, iskeletine yapışık kabuk gibi bir deri. Yüzü ihtiyarlar gibi buruşuk 14 yaşında var mıydı acaba? (...) Geceleyin uyku arasında konuşanlar, bağırıp çağıranlar da vardı. O seneler yaşadıkları köy hayatı ve geçirdikleri olaylar çocuklarda çok büyük etki bırakmıştı. Günlük hadiselerde kendini uykuda gösterirdi... Bazısı, konuşurdu, neler anlatmazlardı ki... Bazısı ağlar, uyandırırız, kimi inler, ateşine bakarız, kimi bağırır, bütün yatakhaneyi ayaklandırır, teskin ederiz... Annesini sayıklayanın saçlarını okşadınız mı çocuklar derhal sakinleşir, mesud bir ifade ile ana koynuna sokulur gibi yastığına gömülürdü. Bunların çoğu, isyanla ilgili olayların yaşandığı köylerin kızlarıydı. Güzeli de, çirkini de, kabası da asisi de nihayet insan yavrusuydu. Bu yaralı küçük gönüller sevgi şefkatle tedavi edilmeli, Türklükle kaynaştırılmalıydı.”


Jandarma gitmesin, ben giderim

Sıdıka Avar, Dersim’den zorla getirilen kızların evlere hizmetçi olarak yollandığını, hatta kendi müdürünün dahi bir kızı hizmetçi olarak yanına almak istediğini yazar. Buna karşıdır Avar. Kızların köylerden gidip asker toplanır gibi toplanmasına da karşıdır, ama onun yerine bu toplama işini kendi yapmakta zarar görmez: “Temmuz ayı içinde Müdüre hanımla anlaşarak [Elazığ, Dersim, Bingöl bölgesinin ‘genel valisi’ General Abdullah Alpdoğan] Paşa’ya gittim. O zaman Tunceli’ye gitmek için izin alınırdı. Kızımla Mazgirt’e gitmek için izin istedim. Programımı açıkladım. – Paşam, kızlarımızın jandarma ile toplanması hem çocukları hem, aileleri ürkütüyor. İzin verirseniz köylere çocuk toplamaya ben gideyim. Aileler kime teslim ettiklerini, kimin okutacağını görürlerse gönülleri rahat olmaz mı? ...Köy caddenin öbür tarafında, aşağıda inişe doru yayılmıştı. Alaca karanlıkta çantamız elimizde jandarma ile gittik, kapı kapı dolaştık. Kimse bizi misafir etmek istemedi. Hiçbirinin ağası evde yoktu.(...) Erkeği olmayan evlere zorla girilmemesi için jandarmaya emir verilmişti. Jandarma küfür ediyor, bazı kapıları tekrar çalıyordu.”


Türkçe ağırlıklı eğitim

Hikmet Feridun Es’in tarif ettiği türden ‘kızımı da götür!’ durumu yoktur anlaşılan. Ancak bütün tepkilere rağmen Sıdıka Avar her gidişinde yanında bazı kızları getirmeyi başarır. Okulda öğrenciler özel bir programla eğitim görürler. En çok Türkçeye önem verilir. Ayrıca Yurt Bilgisi, Matematik, Sağlık Bilgisi, Çocuk Bakımı, Ev İdaresi, Yemek-Dikiş-Nakış dersleri gösterilir. Okulun başarısı her yere yayılır. Alpdoğan Paşa enstitüye uğrayarak gelişmeleri izler. Öğrenciler, General Alpdoğan’ı sınıfta asker selamıyla karşılar, tekmil verirler.

Sıdıka Avar, 1942’de Tokat’a tayin edilir ama 1943 yazında Elazığ Kız Enstitüsü’ne Müdür olarak döner. Elazığ’a gitmeden önce Ankara’daki Genel Müdürlüğe uğrar. Genel Müdür Rüştü Uzel, ona ”Paşa, Vali, sizin çalışmalarınızı beğeniyorlar. Afferin, Tokat’ta da iyi sonuç aldın. Göreyim, seni, esas vazifen burası. Tokat’ta denedik sizi, bura misyonerliğini görmeliyiz. Bir Türk Misyoneri. Bu konu üstünde sessiz sedasız çalışmazsak oradaki vatandaşlarımızı gücendirirsiniz. Sizin işiniz güçleşir” der.


Devlet hepinizi yok eder!

Ancak bazıları bir çuval inciri berbat ederler: “Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahin Baş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali bey sordu; – ’Kürt kızları bunlar mı?’ Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, gittikçe de hainleşti. – ‘Tunceli’nin Türk kızları efendim’. Vali Bey devam ediyordu, – ’Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler.’ Ben sözünü kesmek isteğiyle, – ‘Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli....’[Vali] – ‘Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz?’, Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti. – ‘Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder...’ [Ben] –‘Beyefendiciğim, öteki sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayımız da soğuyor’, diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedefini anlatmaya uğraştım. Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruları soruyorlardı. – Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar? – Neden ‘Kürt’ diye hep hakaret ediyorlar? – Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar? – Hani siz ‘hepimiz Türküz’ diyordunuz?’Bu acı soruların sonu gelmiyordu” diye yazar Avar.


White Man’s Burden

Bu anlatıları okurken, bazılarımızın duygulandığını, ‘iyi ki Sıdıka Avarlar vardı. Böylece, yoksul, eğitimsiz Kürt kızları, okutulmuş, eğitilmiş, medenileştirilmiş’ dediğini; bazılarımızın ise ‘asimilasyoncu, baskıcı, zorba devlet, ne olacak...” dediğini duyar gibiyim. Benim aklıma ise Rudyard Kipling’in 1899’da yayımlanan şiirinde geçen bir terim geliyor: White Man’s Burden... ‘Beyaz Adamın külfeti’ diye çevrilebilecek bu ifade, Avrupalı sömürgecilerin dünya halklarını ‘medenileştirme’ projesini, yani emperyalist ideolojiyi simgeler. Ancak, medenileştirme misyonunun ölçüsü kaçırılırsa (Dersimli kızların ailelerinden alınıp Türk asker ailelerine evlatlık verilmesi örneğinde olduğu gibi) olayın adı asimilasyon falan olmaz, başka bir şey olur. Neden mi?

9 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yoğun alkışlar arasında oybirliğiyle kabul edilen Soykırım Sözleşmesi’nin 2. Maddesi, “bu sözleşme bakımından ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur”, ifadesi ile başlar ve suç teşkil eden fiilleri şöyle sıralar: “a) Grup üyelerini öldürmek, b) Grup üyelerine ciddi bedensel ve zihinsel zarar vermek, c) Grubu, fiziksel varlığını kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına tabi tutmak, d) Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler almak, e) Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek.” Sözleşmenin 3. maddesine göre, soykırım suçuna teşebbüs etmek bile cezalandırmayı gerektirir. (Sözleşme metni için: http://www.unhchr.ch/ html/ menu3/b/p genoci.html)

Dikkat edileceği gibi (e) fıkrasına göre bir grubun çocuklarının bir başka gruba nakledilmesi (örneğin evlatlık olarak verilmesi) bile, eğer, grubu kısmen veya tümüyle yok etmek kastıyla yapılmışsa soykırım sayılabilir. Örneğin, 1910’lardan 1970’lere kadar Avustralya’nın yerlileri olan Aborjinlerin çocuklarının zorla ailelerinden kopartılarak asimile edilmeleri olayı ortaya çıkınca, devlet yetkilileri savunmalarında, sayıları 100 bine varan bu çocukların Avrupalı ailelere transfer edilmesini, çocukların ‘eğitimi ve iş imkânı’ nedeniyle yaptıklarını, bu nedenle ortada işlenmiş bir soykırım suçu olmadığını iddia etmişlerdi. Konuyu soruşturan komisyon ise, hangi amaçla olursa olsun, sonuçta eylemin, Soykırım Sözleşmesi’nin 2. maddesinin (e) fıkrasındaki soykırım suçuna uyduğunu kararını vermişti. Sonunda hükümet suçu kabul etmiş, Aborjinlerden özür dilemiş ve onlara tazminat ödemişti. (Olayın ayrıntıları için http://www.austlii.edu.au/au/ other/IndigLRes/ stolen/stolen_c.html adresine bakabilirsiniz. Ayrıca geçtiğimiz aylarda Kanal24’ün ‘24 Tematik Film Kuşağı’nda gösterilen Rabbit Proof Fence (Tavşan Çiti) adlı çok etkileyici filmi de bulup izlemenizi tavsiye ederim. Bu vesileyle, Kanal24’ü bu kuşakta gösterdiği birbirinden önemli belgesellerden dolayı kutluyorum.)

Şimdi tekrar düşünelim: Bütün iyi niyetlerine, bütün fedakârlıklarına, bütün cansiperane çalışmalarına karşılık, Sıdıka Avarların yaptıkları ne anlama gelir?

0
0
0
Yorum Yaz