2013-07-26 23:53:00
Sokağa atılan üniversite: Darülfünun
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
13 Mayıs 2013 / AYŞE ADLI
1933 Üniversite Reformu, propagandist beklentilere cevap vermeyen Darülfünun’un tasfiyesi demekti. Göreve gelen Alman hocalar sosyal bilimlerin Batılı ve pozitivist yorumla yeniden inşa edilmesine hizmet etti.

İstanbul Darülfü-nun’u Emini Ismayıl Hakkı Bey, günlerdir Çamlıca’daki evinde kaderin tahakkukunu bekliyor. Darülfünun ilga edilecek, söylentiler çıkalı epey olmuş. Maarif Vekili Reşit Galip lafı ağzında gevelese de olacaklar belli. Büyük çaplı bir tasfiye kapıda.

Baltacıoğlu, yeni kurulacak üniversitede hocalığa devam edebileceğinden şüpheli. Aylar süren endişeli bekleyiş 1933 senesinin Ağustos ayı başlarında nihayete eriyor. Maarif Vekâleti’nden bir zarf geliyor Rektör Bey’in evine; “Ismayıl Hakkı Beyefendiye!” diye başlıyor Maarif Vekili Reşit Galip imzalı mektup. “İstanbul Darülfünun’u Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılan 31 Mayıs 1933 tarih ve 2252 numaralı kanunla, 31 Temmuz’dan itibaren ilga edilmiştir.

Bu kanunun hükmüne göre Darülfünun’daki vazifeniz 31 Temmuz 1933 tarihinden itibaren nihayet bulmuş oluyor. Uzun yıllardan beri hayatını memlekete münevver yetiştirmeğe vakfetmiş ve çok zaman zorlu şerait içinde büyük hizmetler görmüş olan zatıâlinize bu tebliği teessürle bildiriyorum.” Kararı şahsi addetmemeleri, gördükleri vazifenin hafife alındığı zehabına kapılmamaları ricası ve saygı ifadeleriyle sona eriyor mektup. Elinde kâğıtla çalışma odasına çekiliyor Ismayıl Hakkı Bey.

Bu akıbet, 1930 bütçe görüşmelerinden beri bekleniyor aslında. Neredeyse 3 senedir Meclis’in ve İstanbul basınının gündeminde Darülfünun meselesi. Kurumun ıslaha ihtiyacı konusunda ihtilaf yok. Peş peşe raporlar hazırlanıyor, teklifler sunuluyor. Ancak son aylarda Ankara hükümetinin niyeti iyice belli ediyor kendini. Şapka İnkılabı’yla başlayan kültür devrimleri tamamlanmış. Tevhid-i Tedrisat’ın eksik kalan parçasına, Darülfünun’a gelmiş sıra. Islah etmek devrin karakterine uymuyor. Yıkılıp yenisi kurulacak.

Darülfünun Edebiyat Şubesi hoca ve talebeleri okul önünde bir arada. Sene 1911

Cumhuriyet’in tek üniversitesi

Anılarında; “Tam altı ay bir münzevi, bir tarik-i dünya gibi yaşadım.” diyor Baltacıoğlu. “Öğrencilerim beni unuttular! Dostlarım yan çizdiler. Ne kimse beni görüyor, ne de ben kimseyi arıyordum.” Sadece rektörün ve onunla birlikte kadro dışı bırakılan 100 küsur hocanın meselesi değildi bu müdahale. Yeni devletin kuruluş sancıları sürüyordu. Farklı sesler öyle ya da böyle kesilmişti ama Ankara, ülkenin yegâne üniversitesini yanına çekememişti. Şartlar, Mustafa Kemal’in son devrimini zaruri kılıyordu…

Önceki birkaç kısa süreli teşebbüsü saymazsak 1900’de, İkinci Abdülhamid devrinde açılmıştı Darülfünun. İkinci Meşrutiyet’e kadar üniversiteden ziyade genel kültür veren bir kurum niteliğindeydi. 1908’den sonra oluşan özgürlük ortamı, zengin bir düşünce hareketliliğine imkân sağlamıştı. Birbiri ardınca fikir dergileri, gazeteler çıkıyor, konferanslar düzenleniyordu. Bu verimli dönem Darülfünun’u da etkilemişti. Avrupa’da eğitim almış doktor ve mühendisler önemli işlere imza atıyor, sosyal bilimlerde materyalist Baha Tevfik’le düşüncesini tasavvuf üzerinde inşa eden Şehbenderzade bir arada felsefe öğretiyordu. Ağaoğlu Ahmet, Ebu-l Ula Mardin, Avram Galanti, Elmalılı Hamdi Yazır, Köprülüzâde Fuat, Ali Ekrem (Bolayır), Babanzâde Ahmet Naim, Ferit Kam, Mehmet Akif, Halil Nimetullah (Öztürk) aynı çatı altında ders okutuyordu.

Prof. Dr. Rahmi Karakuş’un ‘En azından bir nesil yetiştirecek kadar zamanları olsaydı!’ diye hayıflandığı dönem çok kısa sürüyor maalesef. Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşları memleketin bütün müesseseleri gibi Darülfünun’u da vuruyor. Öğrenci sayısı, kalitesi bariz biçimde düşüyor. Yine de, işgalde bile eğitim kesintisiz devam ediyor Darülfünun’da. Cumhuriyet’in ilk yıllarında okul, Beyazıt’taki Zeynep Hanım Konağı’ndan Harbiye Nezareti binasına taşınıyor. Çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen hocalarla eğitim kadrosu güçlendiriliyor. Mustafa Kemal, 1 Mart 1923’te “Memleketin Darülfünun ve serbest meslekler hayatında takip edeceği yolu en asri bir zihniyetle idrak eden iyi bir Darülfünun heyetine ve bir hayli meslek ve fikir adamına malik olduğumuzu kemal-i şükranla tezkâr edebiliriz.” beyanatını vermekte beis görmüyor.

Tıp Profesörü Hamdi Suat (Aknar), Astronom Fatin (Gökmen) Hoca, Kulak Burun Boğazcı Ziya Nuri Paşa gibi Avrupa’da nam yapmış hocalar var kadroda. Dişçilik okulunun öğrencilerinin çoğu Balkan ülkelerinden geliyor. Türk / Müslüman azınlığın değil, Bulgar, Yugoslav ailelerin çocukları. Avrupa’da eğitim alma imkânları varken Darülfünun’u tercih ediyorlar. ‘Bizim çocuklarımızın oranı yüzde 40’a düşmüş.” itirazları yükseliyor.

İkinci Meclis’in icraatlarıyla birlikte yeni devletin istikameti açığa çıkınca Darülfünun’a bakış değişmeye başlıyor. Ankara hükümeti, radikal devrimler icra ederken ülkenin tüm münevverlerini yanında görmek istiyor. Darülfünun, beklentinin farkında. Hilafetin kaldırılmasına desteğini geciktirmeden ilan ediyor. Tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine Fen Fakültesi Riyaseti, Gazi’ye kutlama telgrafı çekiyor. Harf İnkılâbı’na karşı çıktıkları, tek satır yazmayacaklarını ilan ettikleri söylentileri dolaşıyor ortalıklarda. Ancak ne resmî bir açıklama ne yazılı bir beyan var ortada. Sadece karşı çıkmanın değil, sessiz kalmanın suç addedildiği devirde fazlası, gerekirse ilmî faaliyetleri bir kenara bırakıp inkılâplar uğrunda mücadele etmeleri bekleniyor. Darülfünun, Cumhuriyet devrimlerini takip etmek yerine tarihi, dili, edebiyatı, felsefeyi, hukuku geçmişin birikimiyle yorumladıkça ona duyulan öfke de büyüyor.

Prof. Dr. Naci Bostancı, yapılanları anlamak için 1920’lerin Türkiye’sine götürüyor bizi: “O yıllarda öncü bürokratik ve siyasi kadrolarca inkılâpçılığın bir telaffuz ediliş biçimi var. Bilim dâhil her şey inkılâbın emrinde olmalı, onu yüceltmek için uğraşmalı. Kayıtsız şartsız en üst değer olarak inkılâpçı anlayışı koyan; bilim dâhil her türlü çalışmanın onun emrinde örgütlenmesi gerektiğine inanan bir zihniyet. Bunu açıkça telaffuz ediyorlar. Uzun uzun uğraşarak sabırla koruğu üzüm yapmaktansa Gordion düğümünü keser gibi problemleri halletmek ihtiyacı taşır bu tür radikal ideolojiler.”

Bir kısım kaynaklara göre 1920’lerden itibaren ‘var ama yok’ bir kurum artık Darülfünun. İmparatorlukla birlikte geçmişin izlerini taşıyan dil, tarih, kültür de terk edilmiş. Memleketin yegâne üniversitesi, etrafında neler olup bittiğini görmekten aciz. Dört duvar arasında mazinin ezberini tekrarlamaya devam ediyor… Popüler tarih ve modern akademik gelenek açısından hakikat bu. Peki, gerçekte öyle mi?

Devrim değil, ıslah isteniyor

Akademik nitelikli çalışmalar dâhil önemli bir külliyata göre, 1933 reformunu; zamanı, bilimin ilerlemesini doğru okuyamayan Darülfünun mecbur ediyor. Prof. Metin Özata, “Mustafa Kemal Atatürk, Bilim ve Üniversite” kitabında reformun gerekçelerini sıralarken özetle diyor ki; “Darülfünun’un bilimsel yönden otoritesi kalmamış, bazı hocalar tartışmalı geçen konferanslara ‘bilgisizlikleri anlaşılmasın’ diye öğrenci sokmamaya çalışmışlar ve gazetelerde birbirine küfreden yazılar çıkmıştır. Darülfünun’da çalışan öğretim üyelerinin vakitlerinin çoğunu dışarıdaki işlerine ayırmaları da önemli bir handikap olmuştur.” Oysa Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre o tarihlerde Darülfünun, sanıldığı gibi küflenmiş bir medrese değil. Toplam 5 fakültesi bulunan okulun özellikle tıp, edebiyat ve fen fakültelerinde ‘çağın ölçülerine uygun seviyede’ hocalar var. 1920’li yılların kaynakları da o tarihlerde İstanbul Darülfünun’u ile Maarif Vekâleti arasında uyumlu bir işleyiş bulunduğunu ortaya koyuyor.

Devletin bütün birimleri gibi Darülfünun’un da problemleri var tabii. Hoca kadrosu durumun farkında, ıslahat projelerine açıktan destek veriyorlar. Yenileme çalışmaları köprüler atılmadan evvel başlıyor. 1924’te Amerikalı pedagoji profesörü John Dewey, eğitim konusunda bir rapor hazırlamak üzere davet ediliyor. Dewey, Darülfünun’u da ziyaret edip Emin (Rektör) İsmayıl Hakkı Bey’le görüşüyor. Bu ziyaret vesilesiyle gazetecilere açıklama yapan İsmayıl Hakkı Bey; ‘Darülfünun’un ıslahı ve ilmî heyeti arasında tebdilat icrası mevzubahis oluyor mu?’ sorusuna; “Ben Türkiye’de ıslaha muhtaç olmayan müessese olduğunu zannetmiyorum. Darülfünun’umuz da bunlardan biridir.” cevabını veriyor.

1925 bütçe görüşmeleriyle birlikte ortam gerilmeye başlıyor. İnkılaplar konusunda beklenen desteği ver(e)meyen Darülfünun, itibarsız bir kurum artık. Tasfiye ihtiyacı o günlerden itibaren telaffuz edilir hâle geliyor. 1930’da, basının birinci gündem maddesi, yükseköğretim meselesi. Hoşnutsuzluğun sebebini gizleme gereği duymuyor kimse. Darülfünun’un ilgası açık açık talep ediliyor.

En sert eleştiriler Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Şevket Süreyya (Aydemir), Vedat Nedim (Tör), Burhan Asaf (Belge) gibi devrin ideologlarının yazdığı Kadro Dergisi’nden geliyor. İsmail Hüsrev Tekin, Gazi’nin masasına kadar giden Kadro’da; “Devrimin dışında ve devrime tarafsız kalan toplum kuruluşları ve bireyler ancak olumsuz kuruluş ve bireylerdir. Devrimde tarafsızlık düşünülemez. Tarafsız unsur, tarafsız kuruluş bilerek ya da bilmeyerek tepkiyi desteklemiş olur.” diyerek Darülfünun’un arkada kaldığını ilan ediyor.

Burhan Asaf aynı günlerde, sessizliği kifayetsizlik olarak yorumluyor: “İnkılâp hakkında yazılacak en güzel eser 2 bin lira vaat edilmesi bile canlarından bezmiş görünen müderrisleri özgür düşünme ve araştırmaya sevk edememiştir. (…)Türk inkılâbı memleketin yegâne ilim ocağında tek bir akis uyandırmaya muvaffak olamamıştır. Darülfünun’la hiçbir ilişkisi olmayan ülke çocukları bu davada taşları bile heyecana ve katılıma davet edecek bir çaba ve coşku göstermişlerdir. Bu düşünce gürültüleri, Darülfünun öğretmenlerinin başlarını pencereden uzatıp dışarı bakacak kadar olsun ilgisini çekmemiştir.” Tartışmalar, 1931 başlarında Vakit Gazetesi’nin “En güzel bacaklı kadın yarışması”nı eleştiren Edebiyat Fakültesi Reisi Köprülüzade Mehmet Fuat’ın ‘cahillik’le suçlanmasına, medrese dersiamlığını hortlatmakla itham edilmesine kadar varıyor.

Suçun adı sessizlik!

Sakarya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Rahmi Karakuş; iki tarafı da anlamaya çalışarak yol almaktan yana. “Eğer birisi devrim yaptıysa doğal olarak kendisine çizdiği istikametin unsurlarının bir an önce benimsenmesini ve somutluk kazanmasını ister.” Karakuş’a göre devrim bunu gerektirir. Ama bilim adamından ya da felsefeciden siyaseten yapılanların paralelinde, hem-zaman sonuç beklemek bilim ve felsefeyi bilmemek demektir. Öğrenmenin bir zamanı var ve o zamanı hızlandıramıyorsunuz. Ancak Darülfünun’dan hız bekleniyor. “Öteki taraf diyor ki acelem var, yok olmak üzere olan bir toplum devraldım. Bu memlekette 9 buçuk milyon insan var. Bunların yüzde 70’inden fazlası yaşlı. Erkek nüfus kadınların neredeyse üçte birine düşmüş. Yetişmiş elemanların hepsi savaşlarda kaybedilmiş.” Bir an önce yapılanlara inanan insanlar yetiştirilmesi ve fikirlerin yayılması gerekiyor. Bunu yapabilecek tek kurum Darülfünun.

Her vesileyle açıkça hedef gösterilmelerine rağmen hocaların kendilerini savunma imkânı yok. Vakit 11 Mart 1931’de “İnkılâp kültürü yapmak için memurlar, fırıncılar bile çalışırken Darülfünun konferans salonu bomboş.” diyor, susuyorlar. Falih Rıfkı (Atay) Cumhuriyet’te; “Darülfünun Türk inkılâbına dair on seneden beri bir tek sayfa telif etmemiştir. Darülfünun’un memleketin maddi ve manevi müesseselerinin hepsine dokunan yepyeni maddi, manevi bir nizam yaratan Türk inkılâbına karşı bu vaziyeti nasıl tahlil olunabilir? Biz ne bitaraflığı, ne de kifayetsizliği kabul ederiz.” yazıyor, cılız birkaç ses çıkıyor sadece.

Serbest Cumhuriyet Fırkası kapatıldıktan sonra Darülfünun’da hukuk tarihi dersleri vermeye başlayan Ağaoğlu Ahmet Bey; 30 Aralık 1931’de Cumhuriyet Gazetesi’nde hücumlara itiraz ediyor; “Bir memleketin umumi hayatı ne ise müesseseleri de odur. Dünyada hiçbir ülke yoktur ki diğer müesseseleri gelişmemiş iken üniversitesi kemal derecesinde bulunsun. (…) Mesele yalnız ne Hukuk Fakültesi ne de Darülfünun meselesidir. Mesele hakikatte bütün tedrisatta usul ve sistem meselesidir.”

“Fransız Devrimi’ne, Napolyon’a ilişkin bir eleştiri vardır.” diyor Prof. Dr. Mete Tunçay; “Eskiden İmparator Louis’ler falan muhalefeti yasak ederlermiş. Napolyon’la birlikte susmak yetmiyor, övmek zorunlu hâle geliyor. ‘Doğrudur, haklıdır, en iyisidir!’ demek zorundasınız.” Cumhuriyet’in hiç değilse ilk 15–20 yılı, aynı beklenti içinde geçiyor. Sustukları için tasfiye ediliyorlar Tunçay’a göre.

İlim adamlarından çok da gerçekçi görünmeyen bir inkılâp rüyasına katılmaları bekleniyor. Yeterince hevesli görünmemeleri sonlarını hazırlıyor. Marmara Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Emre Dölen, göz ardı edilen bir soru soruyor. “Darülfünun’dan bir şeyler bekleniyor. Peki, bunlar onun görevi mi?” Siyaset öyle olduğunu düşünse de üniversitenin bakış açısına göre hayır, böyle bir görevleri yok!” Araştırmacılar Atilla Lök ve Bağış Erten, bu tartışmada nihai olarak gelinecek noktaya işaret ediyor; “Darülfünun’un hikâyesi, bir eğitim kurumununun modernleş(tiril)me, ama daha çok rejimle uyumlulaş(tırıl)ma hikâyesi olarak okunabilir. Reformun nihai amacı, yükseköğretim kurumlarını birer rejim organı hâline getirmek.”

1930’da tartışmaların gölgesinde Başvekil İsmet İnönü imzalı bir bütçe kanunu hazırlanıyor. ‘Türkiye Üniversite Tarihi’ isimli kapsamlı çalışmanın yazarı Prof. Emre Dölen, teklifin ancak meseleyi anlamış bir hükümet tarafından sunulabileceği kanaatinde. Temas edilen eksiklikler giderilse Darülfünun’un niteliğini yükseltmek mümkün olacak. “Hocaların maaşı çok düşük. Geçinebilmek için herkes dışarıda iş yapıyor. ‘Öğretim üyelerine başlarını içeri çevirecek bir ücret vermediğimiz sürece bu iş yürümez’ diyor, önemli bir maaş artışı sunuyorlar.” Teklif kabul edilmiyor. Mesele fark edilse de çözülemiyor. İmkânsızlık içinde ilim yapmaları bekleniyor Dölen’in tespitine göre; “Fen Fakültesi’nde astronomi bölümü var. Meşhur Fatin Gökmen buranın hocası. 33’ten sonra Alman bir hoca getiriliyor yerine. Bir tane teleskop isterim diye dayatıyor. Alıp kuruyorlar. Ondan evvel Fatin Hoca 40 defa istemiş ama alınmamış. Siz acaba o kişilerin önüne yeterli imkân koydunuz da mı başarısız oldular? Birdenbire yabancılar gelince ne istiyorlarsa yapılıyor. Sonra da bu adamlar ‘ilah’ muamelesi görüyor.”

Devletin imkânları sınırlı, ancak daha da önemli bir gerekçesi var çözümsüzlüğün. Ankara, Darülfünun’u çoktan gözden çıkarmış, doğru zamanı bekliyor. Mustafa Kemal 5 Kasım 1925’te Ankara Hukuk Mektebi’nin açılışında kanaatini yavaş yavaş sezdirmeye başlıyor; “Sanıyorum ki Ankara Hukuk Mektebi ile Cumhuriyet Hukuku’nu yalnız sözüyle ve görünüşüyle değil, bilinçli ve bilgisel niteliği ile yeni yasalarıyla yeni hukuk adamlarıyla açıklayacak, savunacak ve uygulayacak bir davranışa başvurmuş oluyoruz. (…) Eski Hukuk’la ona saplanıp kalanların bu devrim yıllarında bana gösterdiği güçlüklerden örnek vermeye kalksam başınızı ağrıtmak tehlikesine düşmüş olurum. Şu kadarını bilesiniz ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş günlerinde bu oluşu hukuk ilkelerine ve bilimsel görüşlere aykırı bulanların başında ünlü hukukçular vardı. (…)”

Köprüler TTK’da atılıyor

Bu gergin günlerde, Birinci Türk Tarih Kongresi’nde (TTK) yaşananlar sonun başlangıcı oluyor. Tarih Tezi’ni tarih öğretmenlerine anlatmak için düzenlenen kongre, 2 – 11 Temmuz 1932’de Ankara Halkevi’nde toplanıyor. Toplantı öncesinde Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin hazırladığı tarih kitabı davetlilere gönderilmiş, yazılı değerlendirmeleri alınmış. Eleştirisi istenenler arasında Darülfünun hocaları da var. Emre Dölen’in ifadesiyle ‘kurt olanlar huylanıyor durumdan.’ Ya eleştirmiyor ya da yuvarlak laflarla geçiştiriyorlar. Bazıları da ciddi raporlar hazırlıyor. Kitabın Osmanlı dönemine dair üçüncü cildini inceleyen İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi Müderrisi Mehmet Ali Aynî, 22 maddelik uzun bir eleştiri gönderip Kongre’ye katılmak üzere Ankara’ya gidiyor. Daha açılış günü Reşit Galip ve Akçuraoğlu Yusuf Bey’in tavrı ileriki günlerde yaşanacakları haber veriyor. Vaziyetin ciddiyetini anlayan Mehmet Ali Aynî, ilkini okumaktan vazgeçip yeni bir metin yazıyor. Ancak kendini affettiremiyor.

Türk Tarih Tezi, ‘Orta Asya’da büyük bir kuraklık olması üzerine Türk kavimlerinin dünyanın çeşitli bölgelerine göçerek orada üstün uygarlıklar kurduğu’ varsayımına dayanıyor. Katıksız bir Türkçü, aynı zamanda değerli bir ilim adamı olan Türk Tarihi Muallimi Zeki Velidî (Togan) Bey, başına geleceklerden habersiz Orta Asya’da tarihi devirlerde herhangi bir kuraklık olmadığını söyleme cür’etini gösteriyor. Umumî kâtip Reşit Galip ‘bu densizliğini müddellel ve kat’i bir biçimde yadsımakla’ birlikte çok ağır hakaretlerle karşılık veriyor. Yaşananlar üzerine daha Ankara’dayken Darülfünun’dan istifasını sunan Zeki Velidî, Türkiye’den de ayrılmak zorunda kalıyor. Kırk yıl sonra “İlmî ictihadlarım beni sekiz sene (1932- 1940) Türkiye dışında Avusturya ve Almanya’da kalmak zorunda bıraktı.” cümlesiyle özetliyor olanları.

Siyasi konjonktüre uygun hareket eden Fuat Köprülü tasfiyeden kurtulan az sayıda hoca arasında.

Affedilmez gafletleri sonucunda 1933’te, birinci TTK’ya katılan ve bazıları Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyesi olan Darülfünun müderris ve muallimlerinden Köprülüzade Fuat Bey dışındakilerin tamamı tasfiye ediliyor. Gaflet yorumu bize değil, Burhan Asaf’a ait: “Ankara tarih kongresindeki yüksek mana şu idi: Siyasi istiklalden sonra ve iktisadi istiklal mücadelesi doludizgin devam ederken, milli tarihi görüşte de istiklale varmak. Eğer İstanbul hocaları bu manayı anlamış olsalar idi yeni tarih tezini büsbütün başka bir tarzda takdir edecekler ve aynı görüş istiklalinin hukukta, iktisatta, felsefede ve diğer ictimai ilim şubelerinde de tesisi lazım geleceğine yekten kanaat getireceklerdi.”

10 yıl süren çalkantılı dönemin ardından Darülfünun’un ipi, reformunu icra etmek üzere göreve getirilen Maarif Vekili Reşit Galip tarafından çekiliyor. Cenevre Üniversitesi pedagoji profesörü ve Cenevre Şehir Konseyi üyesi Albert Malche, 1932 yılı Ocak ayında Darülfünun’la ilgili bir rapor ve kanun teklifi hazırlamak üzere Ankara’ya davet ediliyor. Malche’ın kim tarafından ve neden seçildiği hâlâ esrarını koruyor. O yılların etkili düşünürü Şekip Tunç ile yazar İbrahim Alaaddin Gövsa’nın eski hocası olması dışında bir vasfı bulunmuyor zira. Türkçe bilmiyor, raporundan da anlaşıldığı üzere Türkiye konusunda hiç fikri yok. Neyi nasıl aktarırlarsa o kadar biliyor ve bu bilgilerden hareketle rapor hazırlıyor. Reformun ateşli müdafileri Burhan Asaf ve Yakup Kadri bile itiraz ediyor bu garabete. Ankara’ya sunduğu raporda ‘Hukuk Fakültesi’nin zengin bir kütüphanesi var!’ diyor mesela. Evet doğru. Fakat tüm hukuk sistemi değiştiği için hükümsüz kalmış o külliyat. Nitekim reformdan sonra gelen Alman Hukuk Profesörü Hirsh, ‘hurda kâğıt’ diyor aynı kütüphaneye.

Malche özetle şunları söylüyor: “İstanbul Darülfünun’u pek düşük gelirle çalışan çok dallı bir organizmadır. Büyük çaptaki güç kaybı, makinenin basitleştirilmesi yani çalışmasının yoğunlaştırılması ve makineyi işleyenlere elverişli metotları uygulama araçlarının verilmesi suretiyle önlenmelidir. Durum hiç de ümitsiz değildir fakat ciddidir, hepsi bu.” Reforma dayanak teşkil eden bu rapor, 1939’a kadar gizli tutuluyor. Atatürk ve Maarif Vekili’nin de aralarında bulundu birkaç kişi hariç kimse içeriği hakkında bilgi sahibi değil. Raporda yeni, o güne kadar söylenmemiş bir şey yok. Eksiklerin altı çizilmiş, nasıl giderileceğine dair çözümler önerilmiş. Ancak, Darülfünun’un kapatılmasına dair tek bir cümle edilmemiş…

Kader mektubu...

Emre Dölen’in yorumuyla Malche, hocalara ‘âdet yerini bulsun’ diye bir anket doldurttuğu için bir hazırlık yapıldığı biliniyor. Tasfiye söylentileri hocalar arasında huzursuzluğa sebep oluyor. Maarif Vekili Reşit Galip, 9 Ekim 1932’de Darülfünun’u ziyaret ediyor. Ortamı yatıştırmak için yaptığı konuşmada, “Önümüzde Darülfünun’un bugünkü memleket ve inkılâp ihtiyaçlarına daha iyi hizmet edebilecek şekilde tasfiyesi gibi bir maksat vardır. (…) İşitiyorum ki bütün Darülfünun teşkilatı kökünden kalkacak diye bir endişe varmış. Bu endişenin ruhlara verdiği üzüntü, gerek tedrisatta ve gerek gayretler üzerinde müessir oluyormuş. Ben bunun doğru olacağını zannetmiyorum. Çünkü ne yapılırsa el birliği ile mevcudu kuvvetlendirmek için yapılacaktır. Bu endişeye inanmadığım için bütün dikkatinizle derslerinize ve vazifelerinize devam ettiğinizi biliyorum. (…) Yıllardan beri memleketin irfan hayatında sadakat ve fedakârlıkla çalışmaların herhangi bir teşkilat değişikliği yüzünden zarar görmeleri, me’yus ve mağdur olmalarına müsaade edebilecek bir zihniyetin Cumhuriyet idaresinde yeri yoktur…” diyor Maarif Vekili.

Oysa hakikatte neler olduğu herkesin malumu. Kapalı kapılar ardında tasfiye listeleri konuşuluyor. Yeni kadro kurulurken kıstasları kimse bilmiyor. Gazetelerde ‘şu gidiyor, şu kalıyor’ haberleri yayımlanıyor. Yine Reşit Galip giriyor devreye. 30 Temmuz 33’te sert bir açıklama yapıyor: “Şunlar çıkıyor, bunlar kalıyor tarzında kadrolar, listeler tertibi doğru değildir. 2252 numaralı kanun Darülfünun’u ilga ettiği için hakikatte bütün vazifeler kendiliğinden nihayet buluyor demektir. Yeni bir üniversite kurmak meselesi bundan tamamiyle ayrı bir iştir. Yeni yapının kuruluş mes’uliyetini taşıyanların intihaplarında serbest hareket gayet tabiidir. Bundan haysiyet iddiaları çıkararak gürültü koparmak yakışıksızdır. Hususi bazı tahmin neşriyatiyle Vekâletin veya ıslahat heyetinin alakası yoktur.”

Açıklamanın ertesi günü bütün hocalara Maarif Vekili Dr. Reşit Galip imzalı matbu birer yazı gönderiliyor. “Maksat, yeni ihtiyaçlara uygun, yeni bir üniversite kurmaktır. Esasen bu kanunun hükmüne tevfikan Darülfünun’dan ayrılacak müderrisler, bir müddetle veyahut bir yıl içinde yeni bir vazife buluncaya kadar eski maaşlarının tutarını açık maaş ve munzam bir ücret şeklinde aynen alacaklardır. Vekâlet bu netice ile alakadar zevata bir vazife vermek veya bulmak imkânını temine çalışmayı vazifelerinden biri sayacaktır. İmza: Maarif Vekili Dr. Reşit Galip” Yeni kadroya alınmasına karar verilenlere gönderilen yazıda; “Zatıâlinizin yeni kadrodaki vaziyeti ikinci bir mektupla bildirilecektir.” ilavesi yer alıyor.

Tasfiye gerçekleşiyor. Beyazıt Meydanı’ndaki ana giriş kapısı üzerindeki İstanbul Darülfünunu yazısı kaldırılıp yerine İstanbul Üniversitesi levhası asılıyor. Üniversitede ders vermeye devam edecek hocaları Prof. Dr. Malche, Prof. Dr. Kerim Erim, Rüştü Uzel, Avni Baman, Osman Horasan ve Reşit Galip’ten oluşan bir heyet belirliyor. Tıp Fakültesi’nin 58 öğretim üyesinden 26’sı, Eczacılık ve Dişçi Şubesi’nin 19 öğretim üyesinden 14’ü, Fen Fakültesi’nin 24 öğretim üyesi’nden 18’i, Hukuk Fakültesi’nin 26 hocasından 15’i, Edebiyat Fakültesi’nin 20 hocasından 13’ü açığa alınıyor. İlahiyat Fakültesi’nin 8 hocası İslami Tetkik’ler Enstitüsü’ne aktarılırken 1’i açığa alınıyor. Ve Fakülte kapatılıyor. Epeyce kadro da ilga ediliyor. Prof. Dr. Afet İnan, kızı Arı İnan’a yıllar sonra anlatıyor: “Üniversitede büyük bir tasfiye yapıldı. Profesörlerin aşağı yukarı yüzde 90’ı kadro dışı bırakıldı. Hatta çok meşhurdur, Fen Fakültesi’nde bir Ali Yar Bey vardı. O kalmış. Abdülhak Hamid’in bir şiirine (Makber) nazire olarak: ‘Ah! Ne yer, ne yar kaldı; Fen’de bir Ali Yar kaldı’ diye tekerleme uydurulmuştu.”

Hâlâ tekrarlanageldiği gibi hocaların atılma sebebi dindar, sofu, yobaz falan olmaları değil. Meseleyi ciddiyetle ele alan herkes hemfikir bu konuda. Tunçay’a göre bu ‘suçlamaya’ belki en yakın isim Naim Hoca’dır, Babanzâde. “Öğrencisi Niyazi Berkes’in anılarını okuduğunuzda onun da felsefe derslerinde Fransızca kaynaklar kullandığını öğreniyorsunuz. En gericileri bile Batı’ya bu ölçüde açık. Bir dedikodu var işte kızlar oğlanlar beraber fotoğraf çektirmişler, Naim Hoca öfkelenmiş. Gericilik diye anlattıkları bu.”

Neticede yeni kurulacak üniversitede ders verecek hoca kalmıyor! Henüz yabancı profesörlerin hiçbiri ile sözleşme yapılmamış. Profesör ve profesör müavini (doçent) kadrolarında büyük açık var. O esnada Hitler yönetimi Yahudi ve sosyalist öğretim üyelerini görevden uzaklaştırıyor. Almanya’dan kaçan bilim adamları Zürih’te ‘Yurtışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Derneği’ adı altında örgütleniyor. Prof. Malche bu derneğe bir mektup göndererek Türkiye’de çalışma imkânından söz ediyor. Prof. Philipp Schwartz konuyu görüşmek için Türkiye’ye geliyor. Reşit Galip’le toplantısı beklemediği kadar müspet neticeleniyor. Daha Türkiye’deyken Zürih’e telgraf çeken Schwartz, 34 kişilik bir liste üzerine anlaştıkları müjdesini; ‘Bir değil otuz kere evet alıyoruz’ cümlesiyle bildiriyor.

Alman hocalar rezaleti önlüyor

Reform planlandığında ve yürürlüğe konulduğunda henüz Alman bilim adamları yok gündemde. 1927’den itibaren yükseköğrenim için Avrupa’ya gönderilmiş gençler dışında yatırımı yok Ankara hükümetinin. Almanların gelişi olayın büsbütün bir rezalet olmasını önlüyor Mete Tunçay’a göre. Yine de trajikomik hadiseler yaşanmıyor değil. Kulak Burun Boğaz Profesörü Ziya Nuri Paşa da kadro dışı bırakılanlar arasında. Ancak yerine getirecek kimse bulunamamış. Çaresiz kalan yeni üniversite yönetimi Paşa’yı yerine biri bulunana kadar ders vermek için geri çağırmak zorunda kalıyor. Hamdi Suat Aknar çok tanınmış bir patolog. Avrupa’nın önde gelen dergilerinde yayımlanmış 45 kadar makalesi var. Almanya’da doktora yapmış. Bazı tartışmalara nokta koyacak araştırmalara imza atmış. O da tasfiye ediliyor. Yerine yayın sayısı onun yarısı kadar olan Philipp Schwartz getiriliyor.

Anlaşmaya göre yabancı profesörler; üniversitede tam gün çalışacak, ek iş yapmayacaklar. En kısa zamanda çevirmenler yardımıyla ders kitabı yazacaklar. Uygulanamasa da üçüncü yıldan itibaren Türkçe ders vermeleri gereği de imza altına alınıyor. Gerektiğinde hükümete bilirkişi raporu hazırlamaları bekleniyor. Karşılığındaysa; yüksek maaş, taşınma ve yol giderleri karşılanacak, sağlık sigortaları ödenecek. Bir Türk profesör 150 lira maaş alırken Alman hocalara 500 ile 800 lira arasında ödeme yapılıyor. Çalışma arkadaşlarını Türkiye’de görev yapmak üzere davet edebilme hakkı tanınıyor ve bulundukları sürece devlet himayesi altına alınıyorlar.

Prof. Schwartz’la 6 – 7 Temmuz 1933’te toplantı yapan dönemin Millî Eğitim Bakanı Reşit Galip gelecek bilim adamlarından beklentilerini ifade ediyor: “Bugün alışılmışın dışında bir gün oldu. 500 yıl kadar önce İstanbul’u kuşattığımız zaman Bizanslı bilginler İtalya’ya göç etmişti. Sonuç olarak Rönesans gerçekleşti. Bugün Avrupa’dan bunun karşılığını alıyoruz. Ulusumuzun yenileştirilmesini umut ediyoruz. Bilim ve yöntemlerinizi getirin. Biz fakir bir milletiz. Sizlere layık olduğunuz ücretleri veremeyeceğiz. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nde sizler yeni bir Rönesans devri açacaksınız.”

Alman ve Avusturyalı profesörlerin ilk grubu; bu mucize beklentisiyle, aileleri ve asistanlarıyla beraber 1933 yılı Ekim ayında geliyor İstanbul’a. Büyük kısmı 40-50 yaşlarındaki yabancı hocalar gidip gelenlerle beraber 1955 yılına kadar Türkiye’de kalıyorlar. Hitler rejiminden kaçtıkları için ‘Yahudi bilim adamları’ deniyor onlara. Oysa çoğunluğu Musevi olmakla birlikte aralarında sosyalistler, anti-Nazi liberaller de var. Bir soykırımdan kaçıp trajik biçimde ‘kültür kırımı’na alet oluyorlar.

“Prag Üniversitesi tasfiye edilse Almanlar gidip orada iş kabul ederler miydi?” Mete Tunçay bu soruyu sorduğunda o hocalardan pek kimse hayatta değil artık. Bir tek Robert Anhegger’le konuşabiliyor. “Haberimiz yoktu!” diyor Anhegger. Pek inandırıcı gelmiyor bu cevap. “Özellikle tıpta falan çok namlı, uluslararası şöhrete sahip insanlar atılıyor. Onları bilmemeleri mümkün değil.” diyor Tunçay.

Gelenler arasında alanında çok iyi hocalar bulunmakla birlikte vasat isimler çoğunlukta. Zira Amerika ve sair Avrupa ülkelerinin kabul etmediği kişilerin zorunlu istikameti Türkiye. Bir ara Einstein’ın da gelmek istediği efsanesi dolaşıyor; hakikat olmadığı kısa sürede ortaya çıkıyor. İşin aslı şöyle: İstanbul’daki bir Alman diş hekimi, Zürih’teki derneğin Einstein’a imzalattığı onlarca imzalı boş kâğıttan birine, işsiz hekimler için çalışma izni talep eden bir mektup yazıp Mustafa Kemal’e iletiyor. Türkiye kabul etmeyince aynı mektup İran Şahı’na gönderiliyor.

Liyakat değil, sadakat...

Üniversite Tarihi kitabını 10 yıllık bir çalışma sonucunda yazan Emre Dölen, İsmet Paşa’nın reformun bu şekilde yapılmasına karşı olduğu kanaatini taşıyor. 18 Kasım’da İstanbul’a gelen İnönü, maarif vekili ile görüşüp aynı akşam ‘tetkikatta bulunmak üzere’ Zonguldak kömür havzasına hareket ediyor. “Ertesi gün Üniversite’nin açılışı var. Zonguldak’a bir hafta sonra gitse ne olacak, 3 gün sonra gitse ne olacak?” diyor Dölen. Üniversite’den 10 gün önce, 30 Ekim 33’te Ankara’da açılan Yüksek Ziraat Enstitüsü’ne yaklaşımı iyice kuvvetlendiriyor düşüncesini: “Kanunları Meclis’ten 10 gün arayla geçiyor. Taban tabana zıt iki kurum kuruyorlar. Yüksek Ziraat Enstitüsü, her türlü akademik unvanın bilimsel kıstaslara göre alındığı, doktora yapmayan asistanın görevine devam edemeyeceği tam bir üniversite. Türkiye’de yazılan ilk doktora tezleri oradan. O kadar yabancı profesörün gelmesine rağmen İstanbul Üniversitesi’ne baktığınız vakit bilimsel araştırma açısından hiçbir şeyin olmadığını görüyorsunuz. 1946’da Üniversiteler Kanunu çıkana kadar doktora yapma zorunluluğu yok. Akademik unvan kazanılmıyor, veriliyor. Yurtdışına eğitime gönderilen öğrenciler geri döndüklerinde doçent olarak atanıyorlar. Liyakat dertleri yok.” İnönü Ziraat Enstitüsü’yle kuruluşundan itibaren yakından ilgili. İstanbul Üniversitesi hakkındaysa tek bir beyanı yok!

1933–46 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hiç doktora yapılmıyor. Bütün hukuk sistemi sıfırlanmış. Kanunlar değişmiş, bir alay Alman hoca gelmiş ama akademik çalışma yok. Çok azı hariç Türkçe öğren(e)miyorlar. Fritz Neumark’ın anılarında belirttiği gibi ‘Türk makamları centilmence davranarak Türkçe öğrenmek ve ders kitabı yazmak yükümlülüklerini katı bir şekilde ele almıyor.’ Ders kitabı meselesi yer yer komediye dönüyor. Bütçesi olmadığı için üniversite basamıyor kitapları. İlginç bir yöntem çıkıyor ortaya. Öğrenciler derste not tutuyor, hocalar bu notları tashih ediyor. Talebe cemiyetleri abone toplayıp ders ilerledikçe forma forma kitap neşrediyor. Sınav dönemlerinde öğrenciler derslere girmeyi bırakınca kitapların son kısmı yazılamıyor.

Gelenler açısından da kolay değil o günler. Bilerek ya da bilmeyerek bir kavganın içine düşüyorlar. Alet oldukları reform hiç olmazsa bir kesimin hedef tahtası hâline getiriyor onları. Türkiye’de en uzun süre kalan akademisyenlerden biri olan hukukçu Ernest Hirsh’in anıları hem o günün akademisini hem ülkenin genel profilini özetliyor. “Şayet yabancı profesörlere Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından, hilafetin kaldırılmasından ve devletin laikleştirilmesinden bu yana, İslami tesirlerin ve bu görüşte olanların saf dışı edilmesi ya da geriletilmesi konusunun ne denli çetrefil olduğuna bir an olsun ışık tutulsaydı, nice yanlış anlama, gerginlik, bunalım ve çekişmeden kaçınılmış olurdu.” diyor Hirsh. 1981’de yayımlanıyor kitap. Geçmişte var olan sorular da cevap bulmuş artık: “Bizler, basında çıkan hücumlardan kişisel olarak alınıyorduk. Oysa biz aslında sadece eşeğin sırtındaki çuvallardık. Esas hedef dövülen eşekti, yani hükümet.”

Cumhuriyet’in sisteme en köklü müdahalelerinden biri hukuk sistemini değiştirmek. İsviçre, Almanya ve İtalya’dan tercüme edilen yeni kanunların topluma yerleşmesi için hukuk eğitiminin tez elden yenilenmesi gerekiyor. Ne kadar stratejik bir rol oynadıklarının farkında Hirsh: “Yıllarca şeriat hukuku okutmuş bir profesörün medeni hukukta ve usul hukukunda İsviçre kanunları yürürlüğe konduktan sonra bile bu İslami düşünce dünyasında çakılıp kalması kaçınılmazdı. Laikleştirmeyi uygulamak için İslami zihniyet tarafından belirlenmiş olan hukuk alanlarının zihinsel bağı dışında olan hocalar tarafından, yani ithal edilen yabancı kanun metinlerinde dile gelen zihinsel ve örfsel kavramlarla yaşayan yabancı profesörler tarafından öğretilmesi zorunluydu.” İki tarafın ihtiyaçları denk geliyor ve Tarihçi Necdet Sadakoğlu’nun dediği gibi Berlin dışında en büyük Alman üniversitesi İstanbul’da kuruluyor.

Bu ‘denk geliş’ etkisi bugün de devam eden bir geleneğin kuruluşuna vesile oluyor. Felsefe profesörü Rahmi Karakuş, Türkiye’de belli disiplinlerin ideolojik farklılaşma bakımından gerekçesini bu denk gelmelerde aramak gerektiğini düşünüyor. “Edebiyatçılar genellikle milliyetçidirler. Felsefecilerse ateist olarak bilinir. İlk hocaların karakterinden kaynaklanıyor bu. Ecnebilerden Darülfünun’da edebiyata öncü olanlar genellikle milliyetçi hocalar. Felsefeye öncü olanlar da Marksist gruplardan gelenler. Hocanız nasılsa siz de biraz ona benziyorsunuz.” İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Babanzade Ahmet Naim, Şekip Tunç gibi Osmanlı düşüncesi içinden gelen hocalardan arındırılan Felsefe Bölümü, reformdan sonra pozitivist Hans Reichenbach’a emanet. “Bu büyük bir talihsizlik. Reichenbach yerine mesela Bergsoncu biri gelmiş olsaydı bugün belki daha çok tasavvuf okuyan bir felsefi yöneliş içine girerdik.”

‘Sütnineler’ neye hizmet etti?

Emre Dölen, Alman kökenli bilim adamlarına karşı devam eden ‘yüceltili’ bakış açısının problemine dikkat çekiyor. Akademik çevrelerde; modern bilimi Türkiye’ye getirdiği varsayılan profesörlere toplumsal özgüven eksikliği nedeniyle âdeta ‘tapılıyor’ Dölen’e göre. Üniversitedeki gerileme onların ayrılmasına veya daha uzun süre Türkiye’de tutulmamış olmalarına bağlanıyor. Bu kabul, hem yerli bilim adamlarına haksızlık etmek hem de reformun olumsuz yanlarını görmezden gelmek manasını taşıyor. Oysa; “Türkiye’deki üniversitelerin hemen tamamı İstanbul Üniversitesi’nden doğmuştur ve onun hastalıklarını genetik olarak taşımaktadır.” diyor Dölen.

Alman hocaların yere göğe sığdırılamadığı 30’lu yıllarda kadro dışı bırakılan Türk hocalarsa çok zor günler geçiriyor. Reform esnasında oluşturulan hava ve muhatap bırakıldıkları muamele neticesinde hem maddi imkânlarından hem itibarlarından oluyorlar. Ağaoğlu Ahmet Bey, o günlerde kendisine ait Akın Gazetesi’nde üniversite kadrosuna alınan eski arkadaşlarına hitaben bir yazı yazıyor. ‘Kapı önüne konulanlara zebunküşlük, çirkeflik, cehalet ve hıyanet suçlamaları yapıldığını hatırlatan Ağaoğlu, ‘Neden protesto etmiyorsunuz?’ diye soruyor. “Yoksa sükûtunuz tasvip manasına mı geliyor?” cevap alamıyor elbette.

33 Reformu’nda alaşağı edilen isimlerden Felsefeci Mustafa Şekip Tunç, 1938’de reformu konu alan bir makale de yazıyor. Yabancı profesörler için ‘sütnineler’ benzetmesi yapan Tunç, bugün yapılması gereken bir değerlendirmeyi tarihe not düşmekle yetiniyor. “Henüz altı yaşına basan bu çocuğa (üniversiteye) daha toplu büyümek ve gürbüz yetiştirmek için ana sütünü tamamlayacak sütnineler getirtilmiştir. Bu süt ona ne kadar yarayacak ve ne dereceye kadar besleyecek? Çocuk daha emzikteyken bunu kestirmeye imkân olmadığı için böyle bir sorunun zamanı da gelmemiştir denebilir.”

1938 erkendi şüphesiz. Ancak 2000’li yıllarda daha da geç olmadan bir cevap vermek gerekiyor bu soruya. Darülfünun Reformu’yla ne başarıldı, ne başarılamadı? Mete Tunçay’a göre 33’te yeni kurulan yapı, hiçbir zaman hükümete, Cumhuriyet’e karşı eleştirel tavır takınmadı. Ama övmesi beklenirken onu da yapmadı bunu başarısızlık hanesine yazmak gerekiyor. “Üniversite eliyle rejime sadık bir nesil yetiştirilmek isteniyordu. Bu açıdan başarılı da oldu. Rejim propagandası yapmak maksadıyla İnkılap Tarihi dersi kondu programa. 33 sonrası üniversiteden mezun olanlar kendilerini gerçekten sadık rejim muhafızları gibi düşündüler ve Halk Partisi’nin ilkelerine iman ettiler. O bakımdan da başarılı oldu.”

Emre Dölen’se hedeflenen başarının elde edildiği fikrine katılmıyor. “33 reformu kendi koyduğu hedeflere ulaşamamıştır, dolayısıyla başarısızdır.” diyor Dölen. “Darülfünun’u şunları şunları yapmıyor diye eleştiriyorlar. Peki, üniversite yapıyor mu bunları? Hayır, o da yapmıyor. Hangi başarıdan söz edeceğiz o zaman…”

TASFİYE’NİN KANUNU

“2252 sayılı kanun: İstanbul Darülfünun’u ve ona bağlı müesseseler kadro teşkilatları ile beraber 31 Temmuz 1933’ten itibaren mülgâdır. Maarif Vekilliği 1 Ağustos 1933 tarihinden itibaren İstanbul Üniversitesi adı ile yeni bir müessese kurmaya memurdur.” İstanbul Darülfünun’un ilgasıyla yerine yeni esaslar dâhilinde İstanbul Üniversitesi’nin teşkiline dair Maarif Vekilliği’nde hazırlanan kanun layihası, 31 Mayıs 1933’te 317 milletvekilinden 185’inin katıldığı bir toplantıda hiç tartışılmadan oybirliği ile yasalaştı.

TARAFSIZLIĞA TAHAMMÜL YOK!

Kadro Dergisi, ilk sayının sunuş yazısından: İnkılap bitaraf bir nizam değildir. Onun içinde yaşayanların taraftar olsunlar veya olmasınlar, ona intibak etmeleri lazımdır. İnkılap, ona taraftar olanların iradelerine, taraftar olmayanların iradelerinin, kayıtsız ve şartsız bağlanması demektir. İnkılabın irade ve menfaati, inkılabı duyan ve yürüten azlık, fakat şuurlu bir avangardın, azlık fakat ileri bir KADRO’nun iradesinde temsil olunur.

TÜRKİYE'DE BİR KÜÇÜK ALMANYA

Kendilerine sağlanan imkânlar sayesinde bazı bilimsel araştırmalara öncülük ediyor Alman bilim adamları. Özellikle doktor ve cerrahların çalışmaları ilk yıl yaşanan bunalımın atlatılmasında etkili oluyor. Albert Eckstein, Anadolu’yu dolaşarak çocukların sağlık durumları üzerinde çalışıyor. Erich Auerbach, ünlü eseri Mimesis’i İstanbul’da yazıyor. Gerhard Kessler, sosyal politikalarla ilgileniyor. Hukukçu Richard Hönig İstanbul Üniversitesi’nin tarihçesi üzerine araştırmalar yapıyor. Arkeolog Clemens Bosh Ankara’nın tarihi ile ilgileniyor. Botanikçi ve zoologlar araştırmalarını genişletiyor. Kültürel dönüşümde de yararlanılıyor kendilerinden. Ernest Praetorius, Paul Hindemith’in tavsiyesi üzerine 1935’te Türkiye’ye ilk gelen müzisyen. Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrası’nı yönetirken bir yandan da konservatuarın kurulmasında görev alıyor. 1936’da hükümetin davetlisi olarak gelen Macar besteci Bela Bartok da konservatuar eğitiminin yerleşmesinde vazife alıyor. Alman tiyatro öğretmeni Carl Ebert, tiyatroyu güçlendirmek için çağırılıyor. Mimarlar; Bruno Taut ve Clements Holzmeister genç nesil Türk mimarlarını yetiştiriyor.

225
0
0
Yorum Yaz