Ayşe Hür - 15.11.2009
Taraf

“Hükümetin ‘Kürt Açılımı’ vesilesiyle CHP Milletvekili Onur Öymen’in TBMM’de yaptığı garip konuşma Dersim tarihine yönelik ilgiyi arttırmış görünüyor. CHP’nin bilinçaltı konusunda çok önemli ipuçları içeren bu konuşmanın geleneksel olarak CHP’ye destek veren Alevi kesimlerde deprem etkisi yarattığını tahmin ediyorum ya da umuyorum. Taraf’ın yazıişleri, 15 Kasım 2008’de bu sütunlarda yayımlanan ‘1937-1938’de Dersim’de neler oldu?’ başlıklı yazımı iki gün önce aynen yayımlayınca hafıza tazelemeye gerek kalmadı. Ben de bu haftayı Dersim’in sosyolojik, kültürel özelliklerine ve yakın tarihine ayırdım.”

***

11. yüzyıldan itibaren Horasan’dan yola çıkıp Anadolu’ya akın eden Türkmen aşiretlerinin heterodoks fikirlere eğilimli olduğu, Kürt aşiretlerinin ise, en azından Osmanlı İmparatorluğu’na dahil oldukları 1515 yılına kadar, sadık Sünniler olduğu fikri genellikle kabul edilir. Şiiliğin (ve bu bağlamda Kızılbaşlığın) Kürtler arasında ne zaman ve nasıl yayıldığı konusu yazının çapını aşar, ancak Osmanlı Devleti ile İran arasında kalan Dersim’in Osmanlı Devleti’nin egemenliğine girdiği 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş Türkmenler kendilerine Bektaşi tekkelerinde yer bulurken, Kızılbaş Kürtlerin içine kapandığı anlaşılır. 19. yüzyıla gelindiğinde, devletin Rafızî (Şiiliğin 21 kolundan biri) veya lâdini (dinsiz) olarak adlandırdığı, ancak belli bir özerklik tanıdığı bu gruplar, bölgede yoğun bir faaliyet gösteren Protestan misyonerlerinin etkisine girecektir.  


Dersim inançları


Osmanlı’nın kapısını çalmaya cesaret bile edemediği bölgede, Protestanlar geleneklerle çatışmadan Alevileri modernleştirmeye çalışırlar. Kızılbaş Kürtlerin cem ayinlerine girmeyi başaran ilk yabancılardan biri, 1814’te Ten Years on the Euphrates (Fırat’ta 10 Yıl) adlı bir kitap yayınlayan C.H. Wheeler, kitabında şöyle der: “(Kızılbaş) Kürtlerin hiç değilse büyük çoğunluğu sadece sözde Müslüman. Aralarında dinsel törenler ve ayinler düzenlerler. Şimdiye kadar pek az bilinmekle birlikte bu törenler Müslümanlık, Hıristiyanlık ve putperestliğin bir karışımı gibi görünmektedir. Kürtlerin çoğunluğu Müslümanlık dinine bağlıdır. Diğer kol Kızılbaşların kendilerine has inançları vardır. Genellikle Türklerden korktuklarından gerçek inançlarını gizlemeye çalışırlar. Aralarındaki garip öğretilerden biri de içlerinden birinde ‘Kutsal Ruh’ un bulunduğudur. Bu kişi ‘Dede’ olarak adlandırılır. Kendisine büyük saygı gösterilir. Hepsi değilse bile Kızılbaşların bazıları Panteisttir (=Tanrıyı evrenle özdeşleştiren felsefi akım). Çarmıha gerilen İsa’yı da dualarında anarlar. İsa ya da Muhammed gibi diğer insanları, hayvanları, ağaçları, kayaları da kutsal sayarlar. Tüm varlıklar onlar için tanrıdır.”  


Etnik köken ve dil


Dersimlilerin etnik kökeni konusunda çok değişik görüşler var. Örneğin Erzurum’daki Rus konsolosu Jaba, 19. yüzyıl ortalarına ait bir Kürt kaynağına dayanarak Dersim’in dağlık bölgesinin tümüne verilen bir ad olan Dujik Baba’dan dolayı ‘Dujik Kürtler’ olarak adlandırır ve ekler: “Türkler onları Dujik Kürtler ya da basit Kürtler (Ekrad) olarak adlandırırlarken, gerçek Kürtler de onlara Kızılbaş derler.”

Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak ‘Dirsimli’ veya ‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi ‘Ekrâd (Kürtler) taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Balabanların Yörükan taifesinden gelme Türkler olduğu söylenir. Dersim’i 1866’da ziyaret eden Diyarbakır’daki Britanya Konsolosu Taylor’a göre ise Dersimliler “aslen pagan bir Ermeni neslin” ardıllarıdırlar.

Erken dönemde Zaza terimine yer veren nadir kaynaktan biri 1911 yazında Dersim’i ziyaret eden L. Molyneux-Seel’in seyahatnamesidir. Bugün tartışmaların odağında olan Zazalık meselesi daha çok dille ilgilidir. Dersim aşiretlerinin büyük bir bölümünün konuştuğu Zazacanın (Dersimlilerin diliyle Kırmancki veya Dımılkinin) Kürtçeden ayrı bir dil olduğunu söyleyenlerle, Zazacayı Kürtçenin bir lehçesi sayanlar arasındaki savaşı, son yıllarda ilk grubun kazandığı görülüyor.  


1915’te Dersim


Osmanlı döneminde Dersim, merkez için sürekli bir sorun kaynağıydı. Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı Devleti Dersim’e tam 108 kez müdahale etmiş ancak İttihatçıların Dersim konusundaki uzmanlarından biri olan Naşit Hakkı’nın (Uluğ) deyişiyle, “devlet Dersim’e sefer eylemiş ama zafer eyleyememişti”.

Bu sorunun temelinde, başlangıçta Sünnilik-Kızılbaşlık gerilimi ile vergi ve asker gibi merkezî devletin ihtiyaçlarının zaten yoksul olan bölgede yarattığı gerilim varken İttihatçılar döneminde buna bir de Türk-Kürt-Ermeni milliyetçilikleri arasındaki gerilimler eklendi.

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, imparatorluğun diğer cemaatleri gibi, Dersimli Kızılbaşların kimliklerini açıkça ve kolektif olarak ortaya koymaları için fırsat yaratmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ilk başta bu durumu kontrol altına almak için, askerî güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini seçti. Baha Sait Bey, güya Alevilik ve Bektaşilik üzerine araştırmalar yapmak üzere bölgeye gönderildi. Ruslara ve Ermenilere karşı mücadelede Dersimlilerin desteğini almak isteyen İttihatçılar, Dersimlileri ikna etmekte Bektaşi Çelebisi Celaleddin Efendi’nin yardımını istemişlerdi ama Çelebi’ye eşlik eden Kürt milliyetçisi Nuri Dersimi’ye göre bu çabalar karşılık bulmamıştı.

1915 Ermeni kırımı sırasında Türkmenler yani Kızılbaş Türkler, İTC’nin safında oldular ancak Ermeni kırımında yer almadılar. Ermenilerle iç içe, yan yana yaşayan, benzer inançları paylaşan, merkez tarafından benzer şekilde dışlanan Kızılbaş Kürtler ise 1894-1896 kırımında olduğu gibi, Ermenilerle dayanışma içinde oldular. Dersim ve Ermeni kaynaklarına göre bölgeye sığınan Ermenilerden 20 bin kadarı, Erzincan üzerinden oluşturulan ‘yeraltı demiryolu’ sayesinde Rusya’ya kaçarak hayatta kalabildiler.  


Kemalistlerin Dersimli algısı


Böylesi bir tarihçenin, İttihatçıların ardılı olan Kemalistleri nasıl etkilediğini tahmin etmek zor değil. Hollandalı antropolog-sosyolog Martin van Bruinessen, “Aslını İnkâr Eden Haramzadedir” başlıklı makalesinde şöyle der: “Kemalizm’in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştur. Bir yandan resmî görüş onların Türk olduklarını iddia ederken; öte yandan, Türk olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenilmemiş ve onları asimile ederek Türk olmayan özelliklerini kaybettirmek için kasti girişimlerde bulunulmuştur. Alevi Kürtlere karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştur. Alevi olduklarından ötürü, bir yandan İslâm’ın gerçek bir Türk versiyonuna bağlı oldukları için ve Kemalistlerin laikleşme programının doğal müttefikleri olarak selamlanmışlar; öte yandan, Zazalıkları ve Kürtlükleri onları yabancı ve güvenilmez kılmıştır. Alevi Kürtlerin dinsel törenlerde kullandıkları dilin Türkçe olduğu gerçeği, onların kolay asimile olacaklarına dair umut verici ihtimaller sunar görünmekle birlikte, Alevi Kürtlerin devlete muhalefetlerinin tarihi onları ziyadesiyle şüpheli kılmıştır.”  


Jandarma raporu


Gerçekten de, 1930’ların başında Jandarma tarafından Dersim üzerine hazırlanan bir çalışmada şu gözlemler yer alır: “[Zaza alevilere gelince:] Bunlarda mezhep ve âdet dili Türkçedir. Ayinlerde iştirak edenler Türkçe konuşmak mecburiyetindedir. Bu mecburiyettir ki Alevi Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği halde Türklükten pek de uzaklaşmamış, Dersim Alevileri arasında cevap istememek şartile Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde... Türk dili tamamen Zazalaşmakta ve hele 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır.”

Ancak, raporun yazarı bir sonraki paragrafta onları Türklükten ayıranın dilin ötesinde bir şey olduğunu itiraf eder: “Aleviliğin en kötü ve açıklama ihtiyacı duyuran cephesi Türklükle aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık itikadıdır. Kızılbaş, Sünni Müslümanı sevmez, kin besler, onun ezelden düşmanıdır. Sünnileri Rumî diye anar. Kızılbaş ilahi kuvvetin hamili bulunduğunu ve imamların Sünnilerin elinde işkence ile öldüğüne inanır. Bunun için Sünnilere düşmandır. Bu o kadar ileri gitmiştir ki Kızılbaş, Türk ile Sünni Kürt ile Kızılbaş kelimesini aynı telâkki eder.” Yazar, Kızılbaşlardan söz ederken, aslında Kızılbaşlara ilişkin kendi (elbette devletin) bakışını ele vermektedir.

Bruinessen’e göre, rapordaki bu fikirler, 1925 Şeyh Said İsyanı sonrasında, bizzat Mustafa Kemal yönetimince Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit Tankut’un ‘etnopolitika’ çalışmalarından esinlenmiş olmalıdır. Küçük bir yetimken Maraş Elbistan’da Alevi Kürt bir ailece evlat edinilen Reşit Tankut, çalışmalarını Mustafa Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar halinde sunmuştu. Bu görüşlerin devletin Dersimli algısını şekillendirmekte önemli rolü olduğu anlaşılıyor.    


Kürt milliyetçiliği ve Zazalık bilinci


Martin van Bruinessen’e göre 1960’ların sonundan itibaren kitlesel bir hareket olarak ortaya çıkan Kürt milliyetçiliği Alevi (Kızılbaş) Kürtleri de etkilemiş ve bünyesine katmıştı. 1970’lerin siyasal kutuplaşması, sağcı ve solcu radikallerin bu cemaatleri ikmal bölgeleri olarak seçerek, karşılıklı şeytanlaştırmaya katkıda bulunmalarıyla Sünni-Alevi zıddiyetini şiddetlendirmişti. Çorum’da, Kahramanmaraş’ta yaşanan Alevi katliamları ortak bir Alevi bilinçliliğini güçlendirmede etkisi büyük oldu. Bu çatışmaların yer aldığı bölgede, Kürt ya da Türk olmak çok da önemli değildi; kişinin aslî kimliği dinsel olandı.

1980’ler Aleviliğin, Batı Avrupa’daki Türk ve Alevi göçmen cemaatler arasında gerçek bir kültürel ve dinsel yeniden doğuşuna tanıklık etti. Farklı eğilimlerden eylemciler, –solcular, Sünni Müslümanlar, faşistler, Kürt milliyetçileri- daha önceden bu cemaatleri örgütleme girişimlerinde bulunmuşlardı, ancak Türkiye’deki 1980 askerî darbesinden sonra çok sayıda tecrübeli örgütçünün, sığınmacı olarak Batı Avrupa’ya gelmesiyle yeni bir aşamaya geçildi. Bu kadrolar arasında en başarılı olanlar, radikal Sünni Müslümanlar ve daha sonra içlerinden PKK’nin çıkacağı Kürt milliyetçileriydi.  


PKK’ye karşı Alevilik


Bu arada Türkiye’deki rejim, belli başlı cami federasyonlarını merkez alarak ve Sünni İslâm’ın ‘Türk-İslâm sentezi’ olarak bilinen aşırı muhafazakâr ve milliyetçi kanadını destekleyerek göçmen cemaatler üzerinde yeniden denetim sağlama çabasına girmişti.

Bu faaliyetler yıllarca kimliklerini gizli tutan Alevilerin de örgütlenmesi konusunda teşvik edici oldu. İlk defa büyük Alevi dinsel törenleri kamuya açık olarak düzenlendi. Alevi örgütleri kuruldu ve bu örgütler, daha önceleri çeşitli solcu ve Kürt yapılanmalarda ön planda yer alan birçok genç Aleviyi çekti. Bu tarihten itibaren pek çok kişi, Marksist-Leninist kimliklerinin yanı sıra Alevi kimliklerini vurgulamaya ve ‘Alevistan’ diye ayrı bir yurttan söz edecek kadar Alevilerin bir tür ulus olduğunu düşünmeye yöneldiler.

Aslında Alevistan kelimesi ilk kez, 1976 yılında Hürriyet gazetesinin Almanya’daki bölücü faaliyetler ile ilgili bir raporunda yer almıştı. Güya, devletin Maoist düşmanları, Türkiye’yi doğuda Kürdistan, merkezde Alevistan ve batıda Sünni Türk bakiye şeklinde bölmek için komplo kuruyorlardı. Gerçi 1980’lerde Almanya’da benzer bir şekilde Alevistan’ı bağımsız kılmak niyetini açıklayan Kızıl Yol adında kısa ömürlü aşırı solcu bir örgüt vardı ama birçok Kürt milliyetçisi ve başka eğilimlerden solcular, bu girişimlerin ‘Sünni ve Türk’ bir milliyetçi tepki yaratmaya çalışan Türk istihbarat servisinin oyunları olduğundan şüpheleniyordu.

Sonuçta, Avrupa’daki bu faaliyetlerle Türkiye’de aşamalı siyasal liberalleşme birleşerek, Türkiye’de de Alevi uyanışını harekete geçirdi. Görünüşte laik, aslında Sünni olan Türk Devleti’nin PKK’nin sesini artık güçlü bir biçimde duyurduğu 1980’lerin sonunda, PKK’nin Kürt (ve Zaza) Aleviler arasında daha fazla destek kazanmasını önlemek amacıyla Alevi kimliğine geçit vermeye yönelmesi de bu eğilimi destekledi.  


Devletin hesaplayamadığı


Aslında, PKK’nin kuruluşunu gerçekleştirmekte büyük zorluklarla karşılaştığı ve her zaman diğer siyasal radikal hareketlerle yarışmak zorunda kaldığı bölge Dersim’di. Dersim halkı, en azından 1960’lardan beri, her zaman Kürt milliyetçiliğinden ziyade solcu radikalizme meyilli olmuştu. Başlangıçta militan bir şekilde din karşıtı olan PKK, 1980’lerin ortalarında, Sünni bölgelerde daha çok halk desteği sağlamak için gittikçe Sünni İslâm’a karşı uzlaşmacı bir tavır benimseyince bu durum, PKK’nin Aleviler arasındaki popülerliğine katkıda bulunmadığı gibi muhtemelen Alevi öznelliğini güçlendirdi.

PKK’ye göre ise, Alevi uyanışı, Kürtler arasına ayrımcılık ekmek için doğrudan devletçe yönetiliyordu ve buna önayak olanların tümü ajandı. Bu yaklaşım, bir yandan Alevilerin PKK’den soğumalarına, bir yandan da PKK saflarındaki Alevilerden kuşkulanılmasına ve onların tasfiyesine yol açtı. Dinsel boyut giderek daha önem kazandığı bu süreçte Sünni köktenciliğine ve kapsayıcı Kürt milliyetçiliğine karşı bir tepki olarak asli bir kimlik olarak Aleviliğe yapılan vurgu güçlenmeye başladı.


Avrupa’daki gelişmeler


1983’te Paris’te Kürt Enstitüsü kurulurken, ortak bir standart dile dair eski rüya yeniden su yüzüne çıkmış; ancak ne Kurmanci ne de Sorani konuşanlar ötekine imtiyaz tanımadıklarından, Kürdistan’ın tüm kesimlerinden okuyucuları hedef alan dergiler, hem Kurmanci hem de Sorani dillerinde bölümlere yer vermişlerdi. Kürt Enstitüsü’nce aynı yıl yayımlanan Hêvî/Hîwa dergisine bir de Zazaca bölümü ekledi.

Bruinessen’e göre Zazaca yayıncılık, siyasal nedenlerden ötürü dilsel ayrımcılığa şiddetle muhalefet eden belli milliyetçi entelektüel çevrelerde sert olumsuz tepkilere yol açtı. Bunların bir kısmı, sentetik bir birleşik Kürt dili için çalışıyor; diğerleri iki yazılı Kürt diline tahammül edebileceklerini düşünüyorlardı. Ancak daha önce neredeyse hiç yazılı geleneğe sahip olmayan Zazacayı bir diğer yazılı dil olarak geliştirmenin Kürt ulusu arasına ayrılık tohumları ekmek olacağına karar vermişlerdi.  


Zazaca dergiler


Ancak, “Zazaca ayrı bir dildir ve Zazalar ayrı bir halktır” diyen ilk Zaza aydını olan Ebubekir Pamukçu’nun 1985 yılında İsveç’te çıkardığı Ayre dergisi ile Zaza kimliği ve varlığı daha güçlü biçimde gündeme gelmeye başladı. Bunu 1988’de İsveç’te yine Pamukçu’nun çıkardığı Piya dergisi izledi. Dergide Zazaca, Türkçe, İngilizce makaleler olduğu halde Kürtçe makale yoktu ve Zazalardan, kimlikleri uzun zamandan beri sadece Türk devletince değil, Kürtlerce de reddedilen ayrı bir halk olarak söz ediliyor ve coğrafi bir ad olarak Kürdistan teriminin yerine ‘Zazaistan’ terimi öneriliyordu. Derginin ilk başta çok küçük bir okuyucu çevresi oldu ama bir süre sonra artan sayıda derginin görüşlerini benimsedi. Halen örgütlü bir milliyetçi Zaza hareketi görünmemekte ama hepsi Zazaların Kürtlerden farklı olduklarını iddia eden, Avrupa’da yayımlanan iki dergi (Desmala Sure ve Ware) ve Türkiye’de yakın zamanda çıkan bir dizi kitap ile yayımcılık faaliyetleri giderek artmakta.  


Dersimlilerin talepleri


Geçtiğimiz günlerde, Yaşar Kaya’nın başkanlığını yaptığı Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu adına bir heyet Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Dersimlilerin taleplerini içeren bir mektup sundu. Mektupta UNESCO raporlarına göre ölü bir dil haline gelmekte olan Zazacaya TRT’de, üniversitelerde yer verilmesi, bu dilin Dersim’deki okullarda zorunlu ikinci dil olarak okutulması, Dersim’e kamu görevlisi atanırken, bu dili bilenlere öncelik tanınması, Dersim’deki yerleşim yerlerine de eski isimlerinin verilmesi, Alevi/Kızılbaş inancının temsilcileri olan ocakların tarihsel ve kültürel misyonlarının tanınması, bu kuruluşların özerkliğinin yasal güvence altına alınması, Munzur, Harçik ve Peri vadilerinde yapımı planlanan baraj inşaatlarının durdurulması gibi talepler vardı. 1937-1938’de çeşitli ailelere evlatlık verilen ya da Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilen Dersimli yetimlerin akıbetlerinin ortaya çıkarılması, 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması ve naaşlarının aile mezarlığına defnine izin verilmesi talebiyle devam eden mektup, devletin içten bir özrünün 71 yıldır devlete küskün, kırgın olan Dersimlilerin gönlünü almaya yeteceği ifadesi ile bitiyordu. Bakalım devlet bu sese kulak verecek mi?

Özet Kaynakça:
Martin van Bruinessen, Kürtlük, Türklük, Alevilik: Etnik ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri, İletişim Yayınları, 2009 ve “Aslını İnkâr Eden Haramzadedir” (Çeviren: Özgür Gökmen), Diyarbakır.net, http://www.diyarbekir.net/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=author_id;id=139; Mehmet Bayrak, Alevilik ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997; Zilfi Selcan, Zaza Milli Meselesi Hakkında, Zaza Kültürü Yayınları, 1994; Ebubekir Pamukçu, Dersim Zaza ayaklanmasının tarihsel kökenleri, Yön Yayınları, 1992.

 

Etiketler : zazaki,kırmançi,dersim

Ayşe Hür - 13.12.2009

Taraf


Kürt Açılımı’nın her iki tarafın da devasa yanlışlarıyla duvara tosladığı bugünlerde hükümet ‘Roman Açılımı’nı başlattı. İyi de yaptı. Çünkü Romanlar hiçbir zaman ayrı bir devlet talepleri olmadığı halde dünyanın ve Türkiye’nin en çok aşağılanan, en çok baskıya maruz kalan etnik grubu. Özgürlükçü yaşam tarzları yüzünden yüzyıllar boyunca yaşadıkları her ülkede en hafifinden garipsenmekle, daha kötüsü dışlanmakla kalmadılar, İngiltere’de, Fransa’da, İspanya’da en ağır kovuşturmalara uğradılar, hapislere atıldılar, şehirlerden sürüldüler; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda eğitim adına çocukları zorla ellerinden alındı, kırımlara ve sürgünlere uğradılar, Romanya’da 1864’de kadar köle olarak istihdam edildiler. Balkanlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası oldukları için iki kat aşağılandılar. Naziler tarafından toplama kamplarında imha edildiler. Eşitlik lafını ağzından düşürmeyen sosyalist ülkelerde bile koyu ayrımcılığa uğradılar. Liberal ama steril Avrupa Birliği’nin çok kültürlülük politikalarından da pek nasiplerini alamadılar, en iyi ihtimalle görünmez olmaya devam ettiler. Böylece bir çeşit kısır döngüye düştüler ve şikâyetlere neden olan bazı yaşam biçimleri kaderleri oldu.

Devlet Bakanı Faruk Çelik’in ve çeşitli Roman örgütlerinin katılımıyla yapılan I. Roman Çalıştayı’nda çok, olumlu bir hava olduğunu yazdı gazeteler. Bu haftaki yazımı, bu açılıma destek olmak üzere kaleme aldım.

Not:
Yüzyıllarca süren önyargılardan kaçınmak için olsa gerek, 1978 yılında toplanan İkinci Dünya Çingeneler Konferansı’nda, Çingene yerine, Rom (=adam, insan) kökünden gelme ‘Roma’ (Türkçede Roman) adının kullanılması istenmişti. O günden beri de bu istek yaygınlaşmaya devam etti. Bu isteğe saygı duyuyorum ama Osmanlı belgelerindeki kıptî/ kıptiyân/ çingene/ çingan/ çingâne gibi terimleri Roman şekline dönüştürmeyi doğru bulmadığımdan bu yazıda, ‘Çingene’ terimini kullanacağım. Umarım kimsenin kalbini kırmam.  


Binlerce yıldır yollarda


Çingenelerin 9. yüzyılda, önce İran’a, 11. yüzyılda da Selçuklu akınlarından kaçarak Ermenistan üzerinden Bizans’a geldikleri, buradan da 1300’lerin başında Balkanlar yoluyla Avrupa’ya geçtikleri sanılıyor. Geldikleri ülke ise halk arasında sanıldığı gibi Mısır değil Hindistan, çünkü kullandıkları dil Hindi, Gujarati ve Keşmiri gibi Hint ağızlarından unsurlar taşıyor. Çingenelere değinen ilk Bizans kaynağı 855 tarihli. Ayrıca 1068 yılında yazılmış Aya Yorgi adlı bir azizin yaşam öyküsünde İmparator IX. Konstantinos Monomahos’un hayvanat bahçesindeki vahşi hayvanlardan bulaşan bir hastalığa çare bulması için çağrılan ‘adsincani lakaplı Simon adlı bir kişiden bahsediliyor. Bizans kaynaklarına göre ‘Büyücü’ veya ‘vantrolog’ anlamına gelen adsincani, bugün Çingeneler için kullanılan Yunancadaki Atzinganoi, Almancadaki Zigeuner, Fransızcadaki Tsiganes, İtalyancadaki Zingaro, Lehçedeki Cygan, Macarcadaki Cziganyok, Ermenicedeki Tzigan, Türkçedeki Çingene sözcüğünün kökenini oluşturan Gürcüce bir sözcük.  


Çingene Sancağı


Osmanlı kayıtlarında Çingenelere ilk kez 1430 tarihli Bulgaristan’daki Nikopol Sancağı Tımar Defteri’nde rastlanır. Çingenelerin İstanbul’a dışarıdan mı geldiği, yoksa Konstantinopolis’ten miras mı kaldığı konusunda kesin kanıtlar olmamakla birlikte, Çingeneleri “kâfirler ile kızıl yumurta, Müslümanlar ile kurban bayramı, Yahudiler ile kamış bayramı yapan kavim” olarak tarif eden 17. yüzyıl Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi’ye göre Çingeneler İstanbul’a II. Mehmet (Fatih) döneminde (hd 1451–1481) gelmişlerdi. (Genel olarak ‘dinsiz’ oldukları sanılan Çingeneler, Balkanlarda önce Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda çoğunlukla Hıristiyan olarak yaşamışlar, Osmanlı Dönemi’nde ise Müslümanlıkla tanışmışlardı. Tarih boyunca da içinde bulundukları toplumun dinini kabul etme eğiliminde olmuşlardı.) Kendilerine Edirne Kapısı civarında yerleşme izni verildiği halde, daha sonraki tarihlerde, Balat, Ayvansaray, Lonca, Sulukule, Üsküdar, Kasımpaşa ve Ortaköy gibi mahallelere doğru yayılmışlardı. 1487-1489 tarihlerine ait kayıtlara göre ise, Merkezi Kırkkilise (bugün Kırklareli) olan ve Eski Hisar-ı Zağra, Hayrabolu, Malkara, Döğenci-Eli, İncügez, Gümülcüne, Yanbolu, Pınar-Hisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve Çorlu bölgelerini içine alan bir Çingene Livası (Livâ-i Çingâne) oluşturulmuştu. Bu livada o tarihlerde 3.237 Çingene hanesi yaşıyordu.  


Osmanlı hoşgörüsü


Kayıtlara bakılırsa Osmanlılar Çingenelere Avrupalılar gibi önyargılı yaklaşıyorlar ancak onlar kadar sert davranmıyorlardı. Nitekim Osmanlı ülkesinde Çingeneler sadece müzisyen değil, tenekeci, nalbant, kuyumcu, kılıç ustası, marangoz, ayakkabıcı, raptiyeci, derici, terzi, halıcı, hırdavatçı, helvacı, kasap, bahçıvan, katırcı, gardiyan, cellat, kurye, maymun yetiştirici, az da olsa yeniçeri, subaşı ve cerrah olabiliyorlardı. 1526’da Mohaç Savaşı’ndan sonra Macaristan’daki Çingene nüfustan bir bölümü Osmanlı ordusuna demirciler, berberler, müzisyenler, cellâtlar olarak katılmış, ordu dönerken yanında bu grupları da getirmişti.  


Cingâne Kanunnameleri


Fatih Sultan Mehmed’in (hd 1451-1481) “Rumeli’nün Etrâkinün Koyun Âdedi Hükmi” başlıklı fermanı Osmanlı Devleti’nde Çingenelerle ilgili ilk hukuki belge niteliğini taşır. İslam hukukunda “Koyun Âdeti” ya da resm-i ağnâmı denen koyun vergisini düzenlemek için çıkarılan bu kanunnameye, vergi ile ilgisi olmayan Çingenelerin neden konu edildiği belli değil. Beş paragraflık fermanın dördüncü paragrafı Çingenelerden 42’şer akçe vergi alınması, bu miktarı kesinlikle aşılmamasını, hisarların takviyesinde ya da demircilik işinde çalışan Çingenelerden haraç alınmaması, toplanan vergiler için kendilerine bir belge verilmesi, Çingenelerin Müslümanlığı kabul edenler, eğer Müslümanlarla oturmazlarla haraç alınmaya devam edilmesi hükme bağlanıyor.

Sadece Çingeneler için çıkarılan ilk kanunname ise II. Beyazıd’ın 1497 tarihli Kanun-ı Cizye-i Cingânehâ’sı. Bu kanunname ile merkezi Kırk Kilise (bugün Kırklareli) olan bir Cingâne Sancağı kurulmuş, sancağın başında Çingene Beyi ya da Mir-i Kiptiyân denilen bir reis tayin edilmiş. Müslüman Çingeneler vergi olarak ayda 22 akçe öderken, gayrı Müslim olanlar 42 akçe ‘haraç’ ödüyorlarmış.  


Müsellem Çingeneler


Kanuni Sultan Süleyman Döneminde (1520-1566) çıkarılan “Kanunnâme-i Kıbtiyân-ı Vilayet-i Rumeli” ile Müslüman Çingenelerden 22 akçe vergi alınmaya devam edilmiş ancak gayrı Müslim olanların haracı 31 akçeye düşürülmüş. Kanunnamenin ikinci maddesinde İstanbul, Edirne, Filibe ve Sofya’da yaşayan oyun ve eğlence işleri ile uğraşan Çingene kadınlarından ayda yüzer akçe vergi alınması emrediliyor. Yedinci maddede ise ‘âzâdegân’ denilen Müslüman Çingenelerin ‘yave kâfirler’ denilen Gayrı Müslim Çingenelerle yaşamaları halinde ‘kınanarak terbiye edilmeleri’ isteniyor.

Bu dönemde Rumeli’ndeki Çingeneler ‘müsellem’ yani piyade teşkilatına sokulmuş, bunların içinden bir bölüm de ocaklar halinde örgütlenmişler. Çingene müsellemlerinin de vazifesi seferde top çekip yol yapmak ve askere erzak taşımak gibi, geri hizmetleri imiş.

III. Murad döneminden itibaren, diğer askeri teşkilat gibi, Çingene teşkilatı da bozulmağa başlamış. 1579 da, İran Savaşı sırasında, Bender tarafına hizmete memur edilen Çingane müsellemleri, defterin teslim edilmediğini bahane eden yamakların harçlık vermemeleri yüzünden kazan kaldırınca, Çingeneleri yola getirmek için devlet zora başvurmuş.  


Malum sorunlar


Çingenelerin, din değiştirmeleri için baskıya uğramadıklarını ancak 16. yüzyıldan itibaren “fuhuşu teşvik ettikleri, soygun, cinayet ve hırsızlığın yayılmasına katkıda bulundukları” için İstanbul’dan atılmaları için fermanlar çıkartıldığını, sürüldükleri Anadolu kasabalarında “göçebe olarak gezdikleri ve erkek kılığına soktukları genç kadın ve kızlarıyla fuhuş yaptırdıkları” için sürekli kovuşturmaya uğradıklarını kayıtlardan biliyoruz. Ama Makedonya’nın Üsküp şehrinde, Tophane Mahallesinde yaşayan ‘Barutçu Çingenelerinin’ güzel kızları, tertemiz ve şık kıyafetleri, mavi badanalı tertemiz evleriyle meşhur olduğuna dair Osmanlı belgeleri de var.

1695’te 45 bin (9 bin hane), 1853-54 tarihleri arasında Rumeli Eyaletlerinde 214 bin Çingene (45 bin hane) yaşadığı sanılıyor. Osmanlı modernleşmesinin önde gelen temsilcilerinden Mithat Paşa’nın 1860’ta Çingeneleri yerleşik yaşama geçirmek için yoğun çabalar harcadığı ancak başarılı olamadığı biliniyor. 1874’te Çingenelerin ‘bedeli askeri’ ödemek yerine orduya alınmaları konusunda da adımlar atılmış ama sonuca ulaşılmamıştı.  


Cumhuriyet’in hoşgörüsüzlüğü


1878 ile 1912 dönemi arasında Bulgaristan’dan, 1923`teki Nüfus Mübadelesi ile Yunanistan’dan Türkiye’ye büyük Çingene göçleri oldu. Bunları 1927, 1933, 1935 ve 1936-37 göçleri izlemiş. Ama Türkiye’ye yeni gelenlere pek misafirperver davranmadı, çünkü 1934’te çıkarılan ve hala yürürlükte olan 2510 sayılı İskân Kanunu’nun 4. maddesi “Türk kültürüne bağlı olmayan, anarşistler, göçebe Çingeneler, casuslar ve memleket dışına çıkartılmış olanlar Türkiye’ye ‘muhacir’ olarak kabul edilemezler” diyordu. Bugün buna ek olarak, 5682 sayılı Pasaport Kanunu’ndaki “serseriler dilenciler, milli güvenlik, genel güvenlik” belirsiz kavramlara dayanarak Çingenelerin Türkiye’ye girmesi yasaklanabiliyor.  


Dışlanmaya devam


Bugün Dünyada tam olarak kaç Çingene yaşadığını bilmiyoruz. Rakamlar 15 ila 30 milyon arasında değişiyor. Bunların 12 milyonunun Avrupa’da, sekiz milyonunun Balkan yarımadasında, Orta Avrupa’da ve eski Sovyetler Birliği coğrafyasında yaşadığı tahmin ediliyor. Halen Romanya, Bosna-Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan’da Türko-Gifti (Yifti) Türski Çigani gibi adlarla anılan gruplar hem Çingene hem Müslüman oldukları, hem de Türkçe konuştukları için katmerli şekilde horlanıyorlar. İtalya, Fransa gibi AB’nin merkez ülkelerinde bile Çingenelerin hali harap.

Türkiye’de de durum aynı. 1993’de Edirne Milletvekili Erdal Kesebir’in; 2001’de Van Milletvekili Fethullah Erbaş’ın iyi niyetli çabaları sonuçsuz kaldı ve İçişleri Bakanlığı’nın 23 Ekim 2003 tarihli genelgesiyle yurttaşlık başvurusunda bulunanların “Çingene olup olmadıklarının araştırılmasının” istenmesi AB’nin 2003 Türkiye İlerleme Raporu’na yansıdı. O günden bu yana ciddi bir adım atıldığı yok.

Türkiye’de resmî rakamlara göre 500 bin, gayrı resmî rakamlara göre iki milyon Çingene-Roman var ve ağırlıklı olarakKırklareli, Edirne, İstanbul, Düzce, İzmit, Ankara, Afyon, İzmir, Denizli, Tokat, Sivas, Samsun, Adana Kahramanmaraş, Gaziantep ve Mardin yaşıyorlar. Yaşıyorlar ama biz onların farkına sadece suç işlediklerinde, sit-com dizilerde, ya da müzik alanında varıyoruz. Halbuki bu topraklarda yaşayan tüm insanlar gibi Romanların de pek çok sosyal, ekonomik, politik ve kültürel sorunları var. Onlar da herkes gibi daha güzel ve daha güvenilir bir yaşam diliyorlar. Onlar da hayatlarını alınlarının teriyle, çalışarak kazanmak istiyorlar. Toplum tarafından kabul edilmek, beğenilmek istiyorlar. Hükümetin ‘Roman Açılımı’nın, kısa süre önce ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında İstanbul’daki tarihsel yerleşim yerleri Sulukule’den ve diğer bölgelerden zorla çıkartarak şehrin çeperlerine itilen İstanbul Romanları başta olmak üzere, tüm Roman vatandaşlarımızın hepsi birbirinden zorlu sorunlarına çare olması umuduyla yazımı bitiriyorum…  


‘Unutulmuş Soykırım’: Porrajmos

II. Dünya Savaşında tüm Avrupa’da kaç Çingenenin soykırıma uğradığı bilinmiyor. Tahminler 200 bin ila 800 bin arasında değişiyor. Çünkü savaş öncesi ve sonrasında bu toplulukların nüfusları hakkında doğru dürüst kayıtlar yok. Ayrıca, Yahudi Soykırımı’na (Holocaust) yapılan güçlü vurgu, ‘Çingene Soykırımı’ Porrajmos’un gölgede kalmasına neden olmuş görünüyor.

Aslında Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da başlayan çingene avının kökenleri, 1899’da Münih’te imparatorluk emniyetinden Alfred Dillman tarafından kurulan ve sonradan ‘Çingene Tehlikesiyle Mücadele’ adını alan ofise dayanır. Nazi ideologlar, özürlüler, Çingeneler ve Yahudilerin Alman ırkını nasıl bozduğuna dair teorilerini 1933’de olgunlaştırmışlardı. 1935 Eylül’ünde çıkarılan “Alman Kanını ve Onurunu Koruma Kanunu”nda (Nüremberg Kanunu) Çingenelerin de adı geçiyordu. 1938-39’da Çingenelere yönelik baskılar 13 Ekim 1942’de çıkarılan emirle çehre değiştirdi.  


Çingeneler toplama kamplarına


1941 ilkbaharında Almanlar Eski Yugoslavya topraklarını işgal ettiklerinde Ustaşa denilen faşist Hırvat çetesinin kontrolü altına giren Bosna-Hersek’te kurulan Bağımsız Hırvatistan Devleti (Nezavism Drzhava Hrvastka) Hükümeti’nin ilk işi, kamusal alanlara ve ulaşım araçlarına “Sırplara, Yahudilere ve Göçebelere [Çingenelere] Yasaktır” posterleri asmak olmuştu. ‘Ari Kanı ve Hırvat Halkının Onurunu Koruma Kanunu’ ve ‘Aynı Irka Ait Olma Kanunu’ uyarınca, iki veya daha fazla kuşaktan beri Çingene olanlar, mal ve mülkleri müsadere edildikten sonra toplama kamplarına gönderilmişlerdi. Müslüman Çingenelere Ortodoks soydaşlarından daha yumuşak davranıldı ancak Sırbistan’daki toplama kamplarından en ünlüsü olan Jasenovac’da 28 bin (Çingene bilim adamlarına göre 60 bin ile 80 bin arasında) Çingene öldürüldü.

Ağustos 1942’de Sırbistan ‘Yahudi ve Çingene sorununu çözdüğünü’ ilan eden ilk ülke oldu. 1943’te Mussolini rejiminin devrilmesinden sonra İtalyanlardan Almanların kontrolüne geçen Arnavutluk’taki Çingenelerin etnik kökeni konusundaki belirsizlikler canlarını kurtarmalarını sağladı.

1941’den itibaren Almanya’nın müttefiki olarak Makedonya ve Trakya’nın kontrolünü üstlenen Bulgaristan’da Kral Boris’in çıkardığı Yahudi düşmanı ‘Ulusun Korunması Kanunu’nda Çingene adı geçmiyordu ama Mayıs 1942’de Çingenelerin kamu yararına zorunlu çalışmasına karar verildi. Ağustos 1942’de Bulgarlarla evlenmeleri yasaklanırken, bazı Müslüman Çingeneler din değiştirmeye zorlandılar. Yine de, 1943’ün başında Kral Boris, Makedonya ve Trakya’daki bütün Yahudileri toplama kamplarına gönderirken Bulgar vatandaşı olan Çingeneleri sürgünden muaf tuttu. Dolayısıyla savaş sırasında sadece (!) 5 bin civarında Bulgar Çingenesi hayatını kaybetti.

Bulgaristan’ın kontrolü altındaki Makedonya Çingeneleri de Boris’in tavrı sayesinde soykırımdan kurtuldular. Yunanistan’daki Çingeneler ise 1943’te tam Auschwitz toplama kampına gönderiliyorlardı ki, (bir iddiaya göre) Atina Baş Piskoposunun müdahalesi ile kurtuldular. En büyük kırıma ise Romanya Çingeneleri uğradı. 300 bin Romanya Çingenesinden yaklaşık 36 bini (Çingene araştırmacılara göre 90 bini) Nazi toplama kamplarında hayatını kaybetti.

Kaynakça:
Osmanlı Kanunnameleri, I. Kitap, s. 397-8, II. Kitap 383-4, V. Kitap, s. 46-51, VI. Kitap, s. 511-521, FEY Vakfı, 1990-1993; M. Tayyip Gökbilgin, “Çingeneler” maddesi, İslam Ansiklopedisi, MEB Yayınları, 1977; Ian Hancock, The Pariah Syndrom, Ann Arbor: Karoma Publishers, 1987; George C. Soulis, “The Gypsies in the Byzantine Empire and the Balkans in the Late Middle Ages,” Dumbarton Oaks Papers, C. 15, 1961, s. 143–165; Angus Fraser, Çingeneler (Çev. İlkin İnanç), Homer Yayınları, 2005; Elena Marushiakova, Veselin Popov, Osmanlı İmparatorluğu’nda Çingeneler (Çev. Bahar Tırnakçı), Homer Yayınları, 2006; In the Shadow of the Swastika: The Gypsies during the Second World War ,(Yay. Haz. Donald Kenrick) University of Hertfordshire Press, 1999; The Gypsies of Eastern Europe (Yaz. Haz. David M. Crowe, John Kolsti), Armonk, NY: M. E; Osman Cemal Kaygılı, Çingeneler, Bilgi Yayınevi, 1972 (Roman).

Etiketler : roman,çingene

 

Almanya'da 7 bin yıl öncesine ait bir toplu mezar bulundu. Arkeologlar toplu mezarda buldukları detaylar karşısında şoke oldu.

Almanya'nın Herxheim köyünde çoğu çocuk ve kadın yaklaşık 500 kişinin yamyamlık kurbanı olduğu ortaya çıktı. Arkeologlar Almanya'da bulunan toplu mezarın cilalı taş devrinde Avrupa'da yamyamlık kültürü olduğunun kanıtı olduğunu belirtti. Herxheim'daki kazı çalışmalarını yürüten Bruno Boulestin, toplu mezarda buldukları kemiklerin yamyamlığa kanıt olduğunu söyledi. Boulestin kemiklerde kesik ve kırık izleri olduğunu, kurbanların öldürülüp yenilirken kemiklerin kesilmiş olabileceğini belirtti.

 

http://bugun.com.tr/haber-detay/85962-avrupa-yi-soke-eden-toplu-mezar-haberi.aspx

07 Aralık 2009 Pazartesi


Etiketler : yamyamlık,avrupa

İSLAM dünyasının kurban bayramını kutladığı ve haccın tamamlandığı şu günlerde, Mekke'de yaşanan ve İslam tarihinin en kanlı olaylarından olan bir baskının 30. yıldönümü olduğu gözlerden kaçtı, belki de hatırlanması istenmedi.
Bundan tam 30 sene önce kalabalık ve silâhlı bir grup Kabe'yi basmış, Harem-i Şerif haftalarca işgal altında kalmış, çatışmalarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş ve baskın çok kanlı bir şekilde, hem de Fransız antiterör birlikleri kullanılarak sona erdirilebilmişti. Ama, aradan geçen bu kadar seneye rağmen Kabe baskınının sebepleri hiçbir zaman resmî olarak açıklanmadı, ayrıntıları tam olarak öğrenilemedi.
Herşey, 1979'un 20 Kasım sabahı başladı. Kabe'ye sabah namazını kılmaya gelenler bir anda "Allahuekber" nidaları ve silâh sesleri işittiler.
Baskıncıların Kabe'deki ses sistemini ele geçirmelerinden hemen sonra, liderleri mikrofonun başına geçti. "Mehdî'nin geldiğini" söyledi, Suudi rejimini şeriatı terketmekle suçladı, yanında bulunan kayınbiraderi Muhammed el Kâhtânî isimli genci "Mehdî" olarak tanıttı ve Mehdî'ye biat edilmesini istedi.

DAĞLAR DA İŞGAL EDİLDİ

Liderin ismi, Cuheyman ibn Muhammed ibn Seyf el Oteybî idi. Baskının hazırlıkları çok önceden başlamış, Kabe'nin altında bulunan eski devirlerden kalma yüzlerce metrelik dehlizlere aylar boyunca gizlice silâh, mühimmat ve yiyecek depolanmış, dehlizlerin şehre giden uzantıları, meselâ Ecyad Kalesi'ne uzanan yeraltı yolları da tutulmuş ve baskından sonra güvenlik kuvvetlerinin Haremi-Şerif'e girmeleri imkânsız hale getirilmişti.
Minarelere çıkan baskıncılar, Kabe'yi çeviren Suudi askerlerin her hareketini görebiliyor ve alınan her tedbire kurşunla karşılık veriyorlardı. Birliklerin avluya girebilmelerini bir tarafa bırakın, Harem-i Şerife yaklaşmaları bile mümkün değildi. Kabe'nin arka tarafına hâkim olan Ebu Kubays Dağı da baskıncıların elindeydi, yani Kabe tamamen işgal altındaydı.

KABE'DEKİ HRİSTİYANLAR

Olup bitenleri kendi başlarına halledemeyeceklerini farkeden Suudi yönetimi, Pakistan'dan destek istedi ama Mekke'ye sevkedilen Pakistan askerleri de hiçbirşey yapamadılar. Bunun üzerine, Fransa'dan antiterör birlikleri talep edildi. Ama, gayrimüslimlerin Mekke'ye girmeleri dinen yasaktı. Yasak, Mekke Kadısı Bin Bas'ın verdiği bir fetva ile halledildi, Fransız askerlere Mekke'ye varmalarından önce kâğıda yazılmış Kelime-i Şehadet okutuldu, böylece güya Müslüman oldukları kabul edildi ve Mekke'ye getirilerek Kabe'nin etrafına yerleştirildiler.
Baskın, işte bu Fransız birlikleri tarafından ama akla zor gelecek bir şekilde sona erdirildi: O günlerde Mekke'nin su şebekesi yenileniyor ve şehrin her tarafına geniş borular döşeniyordu. Su şebekesinin planları değiştirildi, borular Kabe'ye ve Harem'i Şerifin altındaki dehlizlere uzatıldı, sonra içeriye tonlarca metreküp su basıldı, suya elektrik verildi ve antiterör timlerine suda yüzmeye başlayan cesedleri toplamak kaldı.
Suudiler, baskının lideri Cuheyman el Oteybî ile birkaç adamını sağ olarak ele geçirdiler ve Bin Bas'ın fetvası ile taksit taksit doğradılar. Önce kollan, sonra ayakları ve en nihayet kafaları kesildi ve iki hafta devam eden baskın böylece şeklen son bulmuş oldu.
Ama, 1979'un 20 Kasım'ında başlayan olayın sebepleri ve ardında kimlerin bulunduğu hiçbir zaman resmen açıklanmadı. Sonraları, işin içerisinde bazı Suudi prenslerinin de yeraldığı, ama zamanın kralı Halid'in prensleri cezalandırmaktan çekindiği ve bazılarını sadece sürgüne göndermekle yetindiği öğrenildi, hepsi bu kadar...
Kabe'de 1979 senesinin Kasım'ı ile Aralık'ında yaşananların üzerindeki esrar perdesi hâlâ örtülü duruyor ve aralanacağı günü bekliyor



Murat Bardakcı
Hebertürk
01.12.2009 05:18:30 ,

Etiketler : kabe,arabistan,suus


Büyükmenderes Nehri’nin bereketlendirdiği uçsuz bucaksız Söke Ovası’nın kuzeybatı ucunda, yalçın kayalıklarıyla Samsun Dağı yükselir. Ovadan bir duvar gibi yükselen bu dağ, antik çağda “Mykale” adıyla anılırken, nedense Orta Çağ’da Sampson adını almış. Günümüzde ise Samsun Dağı’na dönüşmüş. Bu heybetli dağ kütlesinin önünde 370 metre yükselen kaya kütlesinin eteğinde bugün Söke’nin Güllübahçe beldesi var. Yamaçta ise Theodor Wiegand’ın deyimiyle “Küçük Asya’nın Pompeisi” sayılan Priene antik kentinin görkemli bir tarihin tanıklığını yapan kalıntıları bulunuyor.
 

Araştırmalara göre daha önce deniz kenarında bir kent iken Büyük Menderes Nehri’nin taşıdığı alüvyonlarla denizin bataklığa dönüşmeye başladığı süreçte Prieneliler kentlerini Mykale Dağı’nın yamacında yeniden kurmuşlar. Priene; geç klasik çağdan Hellenistik döneme geçiş sürecinde planlı kentlere çok iyi bir örnek oluşturmuş. MÖ 140-130 yılları arasında meydana gelen depremden sonra bir kez daha terk edilerek yakın bir arazide kurulmasının ardından Türklerin eline geçtikten bir süre sonra büyük bir olasılıkla kentin su sisteminin çökmesi üzerine üçüncü kez terk edilme şanssızlığını yaşamış.

Yüzyıllar boyunca unutulan “Küçük Asya’nın Pompeisi”, 1637 yılında İzmir’den gelen İngiliz tüccarlar tarafından yeniden keşfedilmiş. Ticari amaçlarının yanısıra antik yazarların eserlerinin etkisinde kalarak tarihe ilgi duyan İngiliz tüccarlar Priene’yi Avrupa’ya duyurmuşlar. Priene’de ilk araştırmalar 1765 ve 1868-69 yıllarında İngilizler tarafından yapılmış. Ardından 1895-99 yılları arasındaki Carl Humann, Theodor Wiegand ve H. Schrader tarafından yapılan Alman kazıları küçük bir Hellenistik kentin neredeyse hiç bozulmamış görüntüsünü ortaya çıkarmış. Priene’de gerçek anlamdaki bilimsel kazılar 1977 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün İstanbul Şubesi adına başlatılmış ve halen sürüyor. Kazılar, Almanya’nın Frankfurt ve Kiel Üniversitelerinin işbirliğiyle yürütülüyor.

Kazıları Ekibi Başkanvekili Kiel Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Frank Rumscheid, Priene kazılarındaki asıl amaçlarının bir ev kalıntısını kazarak zengin arkeolojik eserler bulmak olmadığını belirterek, asıl amaçlarının kent yaşamanın gelişmesini anlamak olduğunu kaydetti. Rumscheid, Priene’nin MÖ 140-130 yılları arasındaki bir depremle yıkıldıktan sonra terk edilmesinin arkeoloji açısından bir şans olduğunu vurgulayarak “Çünkü depremden sonra evler olduğu gibi bırakılıp gidilmiş. Deprem sırasında Mykale Dağı’ndan düşen büyük kayalar evleri yıkıp ezmiş. Bu yüzden evlerin içindeki seramik kaplar ve diğer eşyalar çok kırık. Bir çanak belki 100 parçadan oluşabiliyor. Bunları birleştirmek çok zor olsa da buna çalışıyoruz. Evlerden seramik kapların yanı sıra yüzükler, bilezikler gibi bronz bayan takıları, bıçaklar, çiviler, değirmen taşları, biley taşları, pişmiş topraktan mangallar çıkıyor” diye konuştu.

Cumhuriyet Ege, 20.11.2009

Etiketler : ege,arkeoloji



Güney Koreli arkeologlar modern teknolojiyi kullanarak, bin 500 yıl önce yaşamış bir hizmetçi kızı  neredeyse hayata döndürdüler.

Bilim insanları altıncı yüzyılda Gaya Krallığı'nda güçlü bir ailenin yanında hizmetçi olarak yaşadığı sanılan 16 yaşındaki ufak tefek kızın  kazılarda bulunan iskeletinden yararlanarak bir modelini yaptı.

İnsan boyutlarında olan model, 1 metre 52 santimetrelik boyu olan hizmetçi kızın iskeletine tamamen uygun bir şekilde oluşturuldu.

Gaya Kültürel Miras Ulusal Araştırma Enstitüsü Başkanı Kang Soon-hyung, "Daha önce birçok kez kazılarda insan iskeletlerine ulaştık ve bunları bir araya getirmeye çalıştık, fakat ilk kez tam bir model çıkarabildik" dedi.

Uzmanlar hizmetçi kızın ev sahipleriyle birlikte canlı canlı gömüldüğünü düşünüyor. Canlıyı ölüyle birlikte gömmek şeklindeki Gaya geleneği üzerine yapılan bir çalışmayı yakında yayınlayacak olan uzmanlar, hizmetçi kızın başına neler gelmiş olabileceğini de bu araştırmada ortaya koymaya çalışacaklar.

Uzmanlar, modeli genç kızın iskeleti esas alarak oluşturulmaya başlamış. Daha sonra yapay kas ve deri katmanları eklenmiş.

Proje, uzun metrajlı filmlere kostüm hazırlayan CELL şirketinin desteğiyle uzman Kim Byung-ha tarafından yürütüldü.

Genç kız, üç yıl önce gerçekleştirilen kazı çalışmaları sırasında iskeletlerine ulaşılan dört kişi arasında bulunuyordu.

Hizmetçi kızın kısa bir çene kemiği, geniş bir yüzü ve uzun bir boynu var. Kolları kısa ama el ve ayak parmakları uzun.

54 santimetre bel kalınlığı olan genç kızın kemiklerinde yapılan incelemeler, hizmetçi kızın sık sık diz çöktüğünü de ortaya çıkardı.

Milliyet, 27.11.2009

Etiketler : ölüm,arkeoloji

Samsun'un Çarşamba ilçesinde bulunan ve 800 yıl önce hiç bir çivi kullanılmadan yapılan ahşap cami görenleri hayrete düşürüyor.

İlçe merkezinde Hasabahçe Göçeli Mezarlığı içinde bulunan, halk arasında da 'Mezarlık Cami' diye adlandırılan çivisiz camiyi inceleyen Tüm Mühendisler ve Mimarlar Birliği Platformu (TMMMBP) Genel Başkanı Mimar-Ekonomist Remzi Kozal, camiye hayran kaldığını açıkladı.

800 yıl önce inşa edilen ve ahşap olmasına rağmen hiçbir çivi kullanılmadan yapılan söz konusu caminin  ahşap mimarisinin şaheseri ve dünya kültür mirası olduğunu belirten Ramzi Kozal, "Selçuklular döneminde inşa edildiği tahmin edilen ahşap mimarimizin bu muhteşem şaheser; geçmişten geleceğe çok önemli bir köprü olarak yer almakta ve mimarlık tarihimize ışık tutmaktadır.

800 yılı aşkın bir süredir çürümeden, bozulmadan ayakta durabilen böyle bir yapı yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da nadirdir ve yoktur. Halen ibadete açık olan bu camii, ecdadımızın her konuda olduğu gibi mükemmeliyetçiliğini, ahşap yapı konusundaki uzmanlığını göstermektedir ki, ahşabın, uzun süre dayanabilmesi için kestane ağaçlarının kesim zamanı, kurutulması ve işlenmesi son derece önemlidir. Bu bina, dönemi itibari ile bir mimari şaheser olmasının yanı sıra, kültür ve turizm açısından da, bir dünya kültür mirası olarak ta büyük önem taşımaktadır" dedi.

Söz konusu caminin Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetinde bulunduğunu hatırlatan Kozal, cami hakkında şu bilgileri verdi: "Tamamen ahşaptan ve metal çivi kullanılmadan yapılmış olup tek katlı ve dikdörtgen planlıdır. 392 metrekarelik alanı kapsayan caminin dış duvarları 10 santim kalınlığında, 50-60-70 santim eninde ve 10-15 metre uzunluğundaki kestane ağaçlarından kalaslarla (dilmelerle) örülmüştür. Bu dilmeler birbirine giydirme usulü ile monte edilmiş, köşelerde geçme tekniği ile bağlantı sağlanmıştır. Kiremitlerle örtülü olan çatısı, camiyi bir şemsiye gibi kapatmakta, iç kısımda direklerle desteklenmektedir.

Caminin minaresi zaman içerisinde yıkılmıştır. Caminin tavanı çeşitli bitkisel motiflerle süslüdür. Caminin giriş saçağında hilal şeklinde bir görünüm vardır. Yine caminin giriş kapısının üstünde yay şeklinde bir görünüm bulunmaktadır. Caminin kapısından içeriye girince karşımıza birinci direkte yukarıyı gösteren ok işaretlerine rastlanmaktadır. Bu işaretler yükselmeyi geleceğe güvenle bakmayı vurgulamaktadır. Başınız dik olsun kimseye eğilmeyin anlamındadır. Kıble yönünde mihrabın sağında ve solunda üçer ışık penceresi vardır. Caminin pencerelerinin kıble yönünde olması ayrı bir anlam taşımaktadır. Camiye dıştan ve içten baktığımızda, seccade şeklinde kıbleye uzanmış secde eder gibidir. Mihrabın üzerinde hilal ve hilalinde üzerinde 11 tane yıldızın ışık saçtığını görmekteyiz."

URL: http://www.stargazete.com/guncel/800-yillik-ahsap-camide-civi-yok-228630.htm Tarih: 30 Kasım 2009 Pazartesi, 12:11

Etiketler : cami,mimari,civisiz camii

Kişi vardır bir mezar dahi nasip olmamıştır şu geçici dünyada. Kişi vardır ona atfedilen birçok mezarı vardır. Hangisi onun gerçek mezarıdır, hangisi makamıdır bilinmez, Yunus Emre’ye, Ashab-ı Kehf ‘e atfedilen mezarların sayısını bilemediğimiz gibi. Bazılarının mezarlarının varlığı bilinir ama yerleri gizlidir, bilinmez; Atilla’nın ve Cengiz Han’ın mezarları bunlardandır.

 

Bu yazımızda gerçekten iki mezara birden sahip bir kişiden bahsedeceğiz; Ömrünü savaş alanlarında geçirmiş Kanuni Sultan Süleyman’dan.  

 

Kanuni Sultan Süleyman nice seferlere çıkmış, nice zaferler kazanmış ve kaç kez düşmanı mağlup etmişti. Ama bu sefer farklıydı. Muhteşem Süleyman hastaydı. Son seferine giderken adeta ölüm seferine çıkıyordu. Başka bir ifade ile öleceğini bile bile bu sefere çıkıyordu sanki. Harp meydanında ve ordusunun içinde ölmek ister gibiydi. Sadece ihtiyarlıkla değil aynı zamanda hastalıklarla da uğraşıyordu, ayağında da aileden gelen bir hastalık olan "Nikris" vardı. Bu sebeple yürümekte zorluk çektiği için bazı yerlerde araba, bazı yerlerde de tahtırevan ile gidiyordu. Fakat kasabalara girileceği sırada dinçlik ve zindelik gösterip halk üzerinde iyi bir tesir bırakması için ata biniyordu.

 

Kanuni’nin bu sefere çıkmasına sebep Avusturya idi.  İmparator Ferdinand ölüp yerine oğlu II. Maximilien geçince Osmanlı aralarındaki anlaşmanın yenilenip yenilenmeyeceğini anlamak ve cülusu tebrik etmek için bir elçi gönderir. Maksimilien, Osmanlılara vergisini ödemediği gibi çıkan olayları bahane ederek anlaşmalara aykırı olarak Erdel’e saldırır. Bütün görüşmeler bir sonuç vermediğinden Avusturya'ya karşı harp ilan edilir(l566 ). Kanuni , Vezir-i Azam-ı Sokullu'nun da tesiriyle bu sefere bizzat çıkmak ve böylece l0 yıldır sefere çıkmamasını eleştirenleri de susturmak niyetinde idi. Bu sıralarda yaşı yetmiş ikiyi bulmuştu. Sonuçta Kanuni 13. ve son seferine çıkar.

 

Osmanlı ordusu Zigetvar’ı kuşatır. Kale muhasara edilerek toplarla dövülür. Arka arkaya yapılan ve bir sonuç alınamayan başarısız hücumlar karşısında yaşlı hükümdar üzülmekte ve "... Bu kal'e benüm yüregüm yakmışdur, dilerüm Hakk'dan ateşlere yana..." diye hislerini izhar etmekteydi. Süleyman, 6 Eylül'ü 7 Eylül'e bağlayan gece (20 Safer 974) sabaha dört saat kala vefat eder. Zigetvar şehrindeki kalenin fethinden bir gün önce 72 yaşında Kanuni Sultan Süleyman hayatını kaybedince, askerler arasında moral bozukluğu yaratmaması için ölüm haberi gizlendi. Vezir-i Azam Sokullu Mehmet Paşa bir taraftan Otağ-i Hümayunda, yazısı Pâdişah’ın yazısına benzeyen Silahtar Cafer Ağa’yı oturtup onun yazısıyla değişik işlerle ilgili Hatt-ı Hümayûnlar gönderterek Pâdişah hayatta imiş gibi hareket ederken, diğer taraftan Pâdişah’ın na'şını Otağ-i Hümayûn’da yıkatıp vefat haberine vâkıf olan tamamı l2 kişiden mürekkep bir cemaatle cenaze namazını kıldırır. Bundan sonra iç organlarını çıkartıp orada gömdürür, cesedi de ilaçlatır. Sonra, cesedi kokulu bez ve muşambalara sarıp bir tabuta koyar. Bu tabutu da Otağ-ı Hümayun’daki tahtın altına gizler.

 

Sokullu Mehmet Pasa, Zigetvar'ın fethinden sonra vezirleri Kanunî'nin vefatından haberdar eder. Böylece Pâdişah’ın vefat haberinden muayyen bir zümrenin haberi olur. Vezir-i Azam, bu tehlikeli durumun yayılmasını önlemek için elde edilen zaferden dolayı etrafa fetihnâmeler gönderiyor, kaleyi tamir ettirip içine asker ve silah koydurtuyor, fetih münasebetiyle ilk gün Otağ-i Hümayûn’da ikinci gün de kendi çadırında mevlitler okutturuyor, şenlikler tertipliyor ve Zigetvar kilisesini tamir ettirerek câmie çevirdikten sonra Pâdişah’ın Cuma namazına çıkacağını ilan ettiriyordu. Birkaç gün sonra da nikris illetinden fazla rahatsız olan Gâzi Hünkâr’ın namaza çıkamayacağını yaydırıyordu. Bu arada asker arasında henüz fısıltı halinde dolaşan söylentileri de bertaraf etmek için orduda tellallar gezdirip Divan-i Hümayûn toplantısının yapılacağını ilan ettirmek suretiyle dedikodulara son verdiriyordu. Bu konuda Yeniçeri Ağası ile görüşen Vezir-i Azam sanki gerçek divan toplanmış gibi askere verilecek terakkilerden bahseder ve Pâdişah’ın onlara yaptığı hayır duaları onun ağzından söylüyormuş gibi tekrarlar.

 

Sokullu, ordunun Belgrat’a hareketi esnasında da Kanunî'nin ölümünü gizlemiş, hatta arabaya ona çok benzeyen birini bindirerek, padişahmış gibi sağa sola selam verdirerek askerin şüphelerini gidermeye çalışmıştı. Nihayet, hafızların arabanın etrafında Kuran okumaya başlamaları üzerine hükümdarın vefat ettiği anlaşılarak feryatlar başlamıştır. Sokullu, askeri yatıştırmaya muvaffak olmuştu. Ordu, Belgrat’a ulaştıktan sonra babasının yerine Osmanlı tahtına geçmiş bulunan II. Selim'in otağı önünde cenaze namazı kılındıktan sonra tabut İstanbul’a gönderilmiş ve Süleymaniye Camii avlusundaki bugünkü yerine gömülmüştür.

 

 

Tahta çıkan 2. Selim daha sonra babası Kanuni’nin iç organlarının gömülü olduğu yere türbe, etrafına da külliye yaptırdı. Bu türbenin yeri Zigetvar Kalesi'yle Macarların "Süleyman Köy" dedikleri köyün güneyindedir. 150 yıl kadar kalan bu yapılar daha sonra Zigetvar Kalesi’nin Osmanlı’nın elinden çıkmasıyla yıkıldı. 17. asırda da Katolik papazlar tarafından kilise haline getirilmiştir. Hatta türbenin üzerine yapıldığı tahmin edilen kilisenin adına da Turbek Kilisesi denildi. Macarlar, daha sonra bu bölgeye “Süleyman’ın kalbinin gömülü olduğu türbe” anlamına gelen “Turbek” ismini koydu.

 

       Bugün Kanuni’nin mezarı olarak bilinen yer 1994'de Zigetvar'ın girişinde  açılan Türk-Macar Dostluk Parkı'nda temsili bir mezardır.

 

 

Abit YAŞAROĞLU


Etiketler : kanuni,ilginç,osmanlı,sokullu,macaristan

İki kardeşin, küçük hırsızlıklar yaptığını iddia ettikleri çalışanını diri diri gömdüğü bildirildi.

Rusya'nın saygın internet haber portallarından "Newsru"da çıkan haberde, polisin gözaltına aldığı iki kardeşin, küçük hırsızlıklar yaptığını ileri sürdükleri işçiyi önce feci şekilde dövdüğü, ardından da diri diri toprağa gömdüğü kaydedildi.

Haberde, canlı gömülen işçinin cesedinin ertesi gün köylüler tarafından bulunması üzerine harekete geçen polisin iki kardeşi çok kısa sürede ele geçirdiği belirtilerek, yapılan soruşturmada kurbanın, gözaltına alınan kardeşlerden birinin yanında 2008 yılında işçi olarak çalıştığının ortaya çıktığı kaydedildi.

Öldürülen işçiye çalışmasının karşılığında yemek ve elbise verildiğini ve kalacak yer sağlandığını belirten polis, ancak bu işçinin paraya ihtiyacı bulunduğu ve bu yüzden bazen küçük çapta hırsızlıklar yaptığını, bunu tespit eden zanlıların onu feci şekilde dövdükten sonra 3 kilometre uzaklıktaki bir çukura attığını, özür dilemesine ve yalvarmasına rağmen işçinin üzerini toprakla örttüğünü bildirdi.

26 Kasım 2009 Perşembe
star

Etiketler : hırsızlık,rusya

Karısının ölümüne dayanamayan Vietnamlı bir adam, karısının iskeletini mezardan çıkararak 5 yıl beraber yaşadı. İnternet gazetesi Vietnamnet,  bir kasabada yaşayan 55 yaşındaki adamın 2004’te karısının mezarını açtığını, iskeleti kille doldurarak şekil verdiğini, elbiseler giydirdikten sonra da yatağına aldığını yazdı.

TÜNEL BİLE KAZMIŞ

Karısının 2003’te öldüğünü ifade eden Van, ilk zamanlar karısının mezarının üstünde uyuduğunu, 20 ay geçtikten sonra da yağmur, rüzgar ve soğuk hava yüzünden, “onunla uyuyabilmek için” mezara tünel kazmaya karar verdiğini, sonra da karısını mezardan çıkarıp evine götürdüğünü anlattı.

27 Kasım 2009 Cuma

star

Etiketler : ölü ilebeş yıl,iskelet,vietnam,ilginç haber