19 07 2014

Yaşayan Alevilikte musahiplik ve asimilasyonun etkileri        İrfan Dayıoğlu tarafından yazıldı             Cuma, 04 Temmuz 2014 18:03   Musahiplik yol kardeşliğidir. Yani bildik söylemle malı mala, canı  cana katma, yarin yanağından gayri her şeyde ortaklaşmadır. Musahiplik Alevi yoluna giriş kapısıdır. dört başı bir bedende birleştiren, bir olan iki musahip aile, kendi öz iradesi ile birbirlerine ölümüne bağlı yoldaş olurlar. Musahip olan kişiler hem kendilerinden, hem de musahiplerinden sorumludurlar. Her halükarda darda, zorda, kaygıda, tasada birdirler ve birbirini kayırıp kollamalı, sahiplenmeli ve arka çıkmalıdırlar. Bu vasıf ve yeteneklere sahip olan kişiler rehber öncülüğünde pir huzurunda ikrar vermişlerse musahiptirler. Dolaysı ile iki aile musahipliği hayat bulur. Ve yaşamları boyunca birbirlerini sahiplenmek zorunluluğu vardır ki, musahip olmuşlardır. Yolun Mürşidi tarafında bireyden topluma dünya kardeşliği hedeflenmiştir.« Musahiplik, Manicilik hariç tek tanrılı dinlerin hiç birinde yoktur. Musahiplik, gnostik-batıni inançlarda farklı adlar altında hemen hemen her farklı etnik kökende vardır. Sürekler farklı olsa da yol bir olduğu için kardeşlik esastır. » (Haydar Alibaba) Musahipliğin, sanıldığının aksine Muhammed ve Ali ile bir ilgisi yoktur. Ali ve Muhammet birbiriyle musahip olmadıkları gibi, musahipliğin ne olduğunu bilmedikleri açıktır. Musahipliğin ilkeleri çok nettir ve musahip olan aileler arasında yedi kuşak evlilik gerçekleşmez.Birçok araştırmacıya göre Musahiplik Manicilikten kalmadır. Mani’nin 5 ilkesinden biriside Musahip olunmasıdır. Musahip olamayanlar Mani’nin dinine giremezler. Muhammed ve Ali Musahipliği Mümkün mü?  Al... Devamı

19 07 2014

Bir ahlâk davası yahut bir insan peşinde     12 Temmuz 2014 Cumartesi  19:24   Stargazete.com › AÇIKGÖRÜŞ Haberleri › Bir ahlâk davası yahut bir insan peşinde haberi Muhafazakâr-dindar çevrelerin, İslâmcıların Nurettin Topçu fikriyatı ile aralarına giderek daha fazla mesafe koymalarının tarihi çok partili hayata geçildikten, özellikle de 1952’den sonra başlar. Bir başka şekilde söylersek Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrası şartlarda ABD ve kapitalist dünyaya doğru kayışı ve sağ-muhafazakâr-milliyetçi (sonra İslamcı) çevrelerin komünist tehlikesi karşısında bu çizgi üzerinde yer almasıyla alakalıdır.   Prof. Dr. İsmail Kara/Marmara Ünv. Bir ahlâk davası sesini tekrar duymanın, bu topraklarda yeni bir insan arayışını hatırlamanın yine tam zamanı olmalı. Çünkü içinde yaşadığımız dünya giderek daha fazla ahlâkı hiçe sayan siyah damarlarını genişletip kuvvetlendiriyor. Tabiata, insana, hayvanlara, taşa toprağa boca etmek için adeta zehir biriktiriyor. İnsan ve insanlık yerlerde sürünüyor. Ne tarafa dönseniz zulüm ve riyakârlık, tüketim ve samimiyetsizlik, insan ve can pazarı, kan ve gözyaşı sizi karşılayacak. Hümanizmin ve medeniyetin tabutu bile ortada kaldı, gelen geçenlerce tekmeleniyor. Fakat kimsenin umurunda değil, evet kimsenin... Siyah damarlarla beslenen modern dünyanın bir parçası olmak için kendini inkâr ederek, kendilik bilgisini unutarak yol almakta ısrarlı olan memleketimizde de durum öyle sayılır. Yine kimsenin umurunda değil. Umurunda gibi gözükenler aslında ya tarafgirlik geliştiriyor ve karşı tara... Devamı

05 06 2014

Avrupa’nın korkuları ve medeniyet içi kutuplaşma

Doç. Dr. Mehmet Akif Okur/Gazi Ünv. Ankara Strateji Ünv. “...Batılılar, dört yüz yıl önce Türk olmak tehlikesine maruz kaldıkları gibi bugün de komünist olmak tehlikesiyle yüz yüzeler...” Arnold Toynbee, Civilization on Trial, 1948 Toynbee, II. Dünya Savaşı’nın ardından yayınladığı ünlü eserinde kapıdaki acil tehlike saydığı komünizmi; Batı için yeni bir imana, dünya görüşüne, siyasi ve ekonomik sisteme bağlanmak, yani medeniyet değiştirmek anlamına gelen Türk olma/Türkleşme “tehdidi” ile kıyaslamaktadır. Avrupa’nın Türkleşmemek uğruna verdiği uzun asırlara yayılmış büyük kavgasının ana stratejik sac ayaklarıyla 20. yüzyıla damgasını vuran komünizme karşı mücadelesinin temel sütunları arasındaki bazı genel nitelikli benzerlikler/devamlılıklar, bu tespiti üzerinde yeniden düşünülmeye değer kılıyor. Her iki örnekte de, önce düşmanın şeytanlaştırılması yoluyla Avrupa’daki hakim düzene ait akidevî/felsefî sınırların etrafına ilk taarruzu göğüsleyecek zihni savunma hatları kurulmuştur. Bu aşamada devreye girip Türk korkusunu ve antikomünizmi besleyen propaganda mekanizmalarının mantıki kurguları da dikkate değer düzeyde ortaklıklara sahiptir. İkinci adımda ise Avrupa, savunamayacağı zihni siperlerde can çekişmemek için meşakkatli dönüşümleri göze almıştır. Reformasyon, Rönesans ve kapitalizmin güçlü sosyal politikalarla ehlileştirilmesi çabalarının motivasyon kaynakları arasında “öteki” karşısında kuvvet kazanma umudunun ciddi bir yeri vardır. Bu süreçlere, durdurulup püskürtülen hasımlara yöneltilmiş ekonomik, siyasi ve askeri hamleler eşlik etmiştir. Güvensizlik psikolojisine ... Devamı

05 06 2014

Lağım çukurundan 800 ceset çıktı

İrlanda'ya yarım yüzyılı aşkın bir süre önce kapatılan Tuam'daki eski bir manastıra ait lağım çukurunda "gayrı meşru" doğmuş 800 dolayında bebek cesedi bulundu. Manastır 1925 ile 1961 arasında rahibeler tarafından yönetiliyordu. Dönemin aşırı Katolik İrlanda'sında, "kutsal evlilik bağı" dışında hamile kalan bir genç kadın, doğum yapmak için tam bir gizlilik içerisinde manastıra gönderiliyordu. Daha sonra, genç kadınlar evlilik dışı doğan bebeklerini, rahibelere teslim ediyordu.   ÖLENLER LAĞIM ÇUKURUNA MI ATILDI? Tarihi belgeler bebeklerin ağır bir şekilde gözardı edildiğini gösteriyor. Güçlükle doyurulan bebekler sadece en temel sağlık imkanlarından yararlanabiliyordu.   SAĞLIKLI OLANLAR SATILIYORDU Bu da onları kızamık, tüberküloz veya zatüree gibi hastalıklarla karşı karşıya getirdikten sonra kendi kaderlerine terk ediliyordu. Sadece sağlıklı olanların evlatlık edinme veya çocuksuz zengin ailelere satılma şansı vardı.İngiliz The Daily Mail gazetesine göre The Home olarak adlandırılan Tuam'daki bu kurumda doğum yapan kadınlar, bir soruşturma başlatılması için çocuklarının kaybedildiğini açıklama niyetindeler.The Independent gazetesine göre ise Katolik Kilisesi yaptığı açıklamada 800 çocuğun adının yer aldığı bir anıt dikeceklerini bildirdi. http://haber.stargazete.com/dunya/lagim-cukurundan-800-ceset-cikti/haber-891541... Devamı

13 04 2014

Fikriye Hanım'ın ölümünde 3 ihtimal

  1924 yılında ölen Fikreye Hanım için açılan soruşturmada, "İntihar, Öldürülme ve Verem" üzerinde durulurken zamanaşımı nedeniyle dosya düştü.   Çankaya Köşkü'nün önünde 21 Mayıs 1924'te silahla yaralanan, kaldırıldığı Memleket Hastanesi'nde 9 gün yaşam mücadelesi verdikten sonra hayatını kaybeden  Fikriye Hanım'ın sır ölümüne ilişkin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma tamamlandı. Savcı, 90 yıllık süre içerisinde, 30 yıllık olağanüstü zamanaşımı süresinin 3 kez dolduğunu, bu nedenle soruşturma yapılamayacağını belirterek dosyanın düşmesine karar verdi. Dosya Fikriye Hanım'ın ölümünde göze çarpan "İntihar, Öldürülme ve Verem" dikkat çekti. BİR TÜRLÜ AYDINLATILMADI Habertürk'ten Cemal Doğan'ın haberine göre, Üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen, "cinayet mi, intihar mı?" olduğu bir türlü aydınlatılamayan Fikriye Hanım olayıyla ilgili savcılık soruşturmasının detaylarına ortaya çıktı. 2 YIL ÖNCE BAŞLAYAN SORUŞTURMA  Mehmet Ercan Erarslan adlı vatandaş, 21 Şubat 2012'de Adalet Bakanlığı'na gönderdiği e-postada, aksiyon Dergisi yazarı Haşim Söylemez'in makalesinde Fikriye Hanım'ın intihar etmediğini, öldürüldüğünü belirttiğine vurgu yaparak bunun ihbar kabul edilip soruşturma açılmasını istedi. Bakanlık talebi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletti ve soruşturma başlatıldı. Savcı Mehmet Taştan, nüfus kayıtlarında, Zeynep Fikriye Öndincer olarak geçen Fikriye Hanım'ın ölümüne dair bütün haberler, devlet arşivlerindeki bilgi ve belgeler ile tan... Devamı

09 03 2014

FRANSA'DAKİ ŞEHZADE KABİRLERİNİN DURUMU İÇLER ACISI

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra 1924'te halifeliğin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının yurtdışına çıkmaya zorlanmasıyla Fransa'ya da yoğun göç yaşandı.Başta son halife Abdülmecid olmak üzere Fransa'yı tercih edenlerin büyük bölümü sefalet içerisinde yaşamlarını sürdürmeye çalıştı. Fransa'da hayatını kaybeden hanedan üyelerinden birçoğu ise o dönemde Türkiye'nin kabul etmemesi sebebiyle Fransa hükümeti tarafından Faslılara hediye edilen Bobigny Müslüman Mezarlığı'na defnedildi. Osmanlı hanedan üyelerinin kabirleri bakımsızlık sebebiyle kaybolmak üzere. Kalan birkaç mezar taşının durumu da hanım sultan ve şehzadelerin hatırasına ilgisizliği gözler önüne seriyor.1937'de açılışı gerçekleştirilen mezarlığa ilk olarak II. Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan'ın eşi Mehmed Ali Rauf; son olarak ise 1973 yılında hayatını kaybeden Sultan V. Murad'ın torunu Şehzade Osman Fuat'ın cenazesi defnedildi. Fakat sadece 1945 yılında hayatını kaybeden II. Abdülhamid'in oğlu Şehzade Ahmed Nureddin'in mezar taşı günümüze ulaşabildi. 1952'de Paris'te bir otel odasında öldükten sonra Ahmed Nureddin'in yanına defnedilen II. Abdülhamit'in diğer oğlu Şehzade Abdürrahim Hayri'nin ise ismi silinmiş mezar taşı günümüze ulaşmış. Diğer mezar taşları ise kaybolmuş durumda. Osmanlı mezarlarının bulunduğu alanın dışında yer alan 5. Murad'ın kızı Selma Sultan'ın mezar taşı da ayakta kalabilmiş.Bobigny Müslüman Mezarlığı Müdürlüğü yetkilileri, uzun yıllar önce Fransız bir tarihçinin Osmanlı mezarlarıyla ilgili bir çalışma gerçekleştirdiğini söyledi. Osmanlı hanedanı mezarlarını ziyaret eden olmadığını belirten yetkili, ziya... Devamı

04 02 2014

EDİRNE'NİN TARİHİ CAMİLERİ MÜZAYEDEDE SATILDIBaşlık

Bu ülke, tarihinin nasıl yağmalandığına çok şahit oldu ama eminiz müzayedeye çıkarılan camileri pek çok kişi ilk kez duyuyor. Şair ve Türk-İslam sanatı tarihi araştırmacısı Rıfkı Melül Meriç'in (1901-1964), 1963'te yazdığı “Edirne'nin Tarihi ve Mimari Eserleri Hakkında” makalesi, eğer “Şehrin Hüznü” adıyla kitaplaştırılmasaydı, Edirne'deki 120 caminin akıbetini belki de uzun bir süre daha öğrenemeyecektik.   Rıfkı Melul Meriç, Türk Sanatı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri Dergisi’nin 1963 yılında yayımlanan sayısı için bir makale yazar. 439-536 sayfa arasında, oldukça uzun olan makalenin içeriği Edirne’nin tarihi ve mimari eserleri hakkındadır. Meriç, yazısında, Edirne’de 1930’lu ve 1940’lı yıllarda satılan 120 camiyi tespit eder. Camilerin kimini Edirne Valiliği ve Edirne Vakıflar Bölge Müdürlüğü resmi kayıtlarından, kimini gazete ilanlarından bulur. Meriç, iyi ki bu araştırmayı yapmış, eğer yapmasaydı bugün Edirne’de satılan, daha da vahimi müzayedeye çıkarılan camilerden haberdar olmayacaktık. Bu ülke, tarihinin nasıl yağmalandığına çok şahit oldu, ama açık artırmayla kelepir fiyata satılan camileri pek çoğumuz yeni öğreniyoruz.   Edirne Valiliği tarafından “Şehrin Hüznü” adıyla geçtiğimiz ay kitaplaştırılan makalede belirtildiğine göre 1800’lü yılların sonu, 1900’lü yılların başında şehirde 15’i selatin, 46’sı hayır sahipleri tarafından yaptırılan 61 cami, 164 mescit, 56 tekke ve zaviye, 49 medrese, 103 mezarlık ve türbe, 9 imaret, 53 mektep, 4 çarşı, bedesten ve arasta, 24 han, kervansaray, 6 harap ve eseri kalmayan han, 16 hamam, 19 tane izi kalmamış hamam, 13 sebil, 10 havuz, 124 &cced... Devamı

30 01 2014

Kırım Türkiye'ye bağlanabilir iddiası

Hürriyet'ten Nerdun Hacıoğlu'nun haberine göre, Kırım'daki Rusya yanlısı yönetim, Kiev'deki son gelişmeler ışığında bir aydan beri "Batılılar başkent Kiev'i ele geçirirse biz ayrılırız" açıklamaları yapıyor. Rus ve Avrupa basınında da bu açıklamalar yer almıştı. OSMANLI İLE RUSLARIN 230 YILLIK ANLAŞMASI Kırım yönetimi 'ayrılırız' diyor ama 230 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya İmparatorluğu arasında imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması, Yarımada'nın öyle istediği gibi başına buyruk hareket edemeyeceğine hükmediyor. Hala geçerliliğini koruyan ve Rus Çariçesi 2. Yekaterina'nın 19 Nisan 1783 yılında imzaladığı anlaşma uyarınca Kırım Yarımadası Osmanlı himayesinden alınarak Rusya'ya devredilmişti. Ancak anlaşmanın en önemli maddelerinden biri Yarımada'nın bağımsızlık ilan edemeyeceğini ve üçüncü tarafa teslim edilemeyeceğini öngörüyordu. Böyle bir adımın atılması halinde Kırım'ın otomatik olarak Türkiye himayesine geri dönmesi gerekiyordu. ÖZAL KIRIM'I İSTEYEMEMİŞTİ 1991 yılında SSCB parçalanarak onun yerine bağımsız Ukrayna devleti ortaya çıktığında, Türkiye Küçük Kaynarca Anlaşması'nı gerekçe göstererek Yarımada'yı geri isteme hakkını elde ediyordu. Ancak Turgut Özal yönetimi döneminde Türkiye'nin kuzeyinde yaşanan jeopolitik değişim ve genel dünya konjönktürü göz önüne alınarak Ankara tarafından bu seçenek gündeme getirilmedi. Türkiye sadece Kırım Yarımadası'nda yaşayan Tatar azınlığın haklarının verilmesini savunmakla yetinmişti. TÜRKİYE "KIRIM'I İSTİYORUM" DİYEBİLİR Son 23 yılda köprünün altından epeyce sular aktı. Günümü... Devamı

27 01 2014

Bütün yollar Osmanlı’ya çıkar

Köksüz, bağsız bir sanat ve tarih algısıyla üretilen ‘iş’lerin hep bir yanı eksik kalıyor. Evet, tarihi geriye döndüremeyiz ama kopan bağları onarmak, ‘bu topraklar’a ait, ‘bu coğrafya’nın kimliği, aidiyetleri ve değerler bütününü yeni bir gözle okuyarak özgün bir dil oluşturmak mümkün. Şimdiye dek bu anlamda bir kültür politikası üretilmemiş olması büyük bir eksiklik. Ama en azından bu alanlarda eser üretenler artık bu gerçekliğin farkında. Bu farkındalığı artırmak için ömrünü sanata, edebiyata, düşünceye vakfetmiş ustalara kulak vermek yeterli. Bir röportaja gidiyorum. Konu medeniyet tasavvuru. Sadettin Ökten’le konuşuyorum, son kitabından hareketle. Osmanlı tecrübesini işaret ediyor ve Osmanlı yorumunu doğru okuyup bugüne yeni bir şey söylemek gerektiğine vurgu yapıyor. Sonra bir sinemacının kapısını çalıyorum. Safa Önal’la sohbet ediyoruz. Konu sinema iken söz dönüp dolaşıp dil konusundaki yoksulluğumuza geliyor. “Ben bir imparatorluk varisiyim” diyen Önal, kelimeleri, kavramları olmayan bir toplum olarak artık roman yazamadığımızı söylüyor ve 200 kelime ile konuşur hale gelmenin getirdiği zihinsel fakirliğe dikkat çekiyor. Bu isimlerin ve aynı kuşaktan pek çok değerli ustanın dönüp dolaşıp ısrarla dile ve dilsizliğimize dikkat çekerek imparatorluk bakiyesine sahip çıkmamız gerektiğini söylemeleri tesadüf değil. Kendimize daha fazla yabancılaşmadan toparlanmamız büyük önem taşıyor. Bunun için de mesela Osmanlıca kelimeleri günlük hayatımızda daha sık kullanarak ya da ekranda bir genç mehter söylediğinde bundan rahatsız olmayıp ‘mehter’i diğer müzik dallarının dışında tutmamakla başla... Devamı