1180-Dersim, Alevistan, Zazaistan
13/12/2009
Taraf
“Hükümetin ‘Kürt Açılımı’ vesilesiyle CHP
Milletvekili Onur Öymen’in TBMM’de yaptığı garip konuşma Dersim tarihine
yönelik ilgiyi arttırmış görünüyor. CHP’nin bilinçaltı konusunda çok önemli
ipuçları içeren bu konuşmanın geleneksel olarak CHP’ye destek veren Alevi
kesimlerde deprem etkisi yarattığını tahmin ediyorum ya da umuyorum. Taraf’ın yazıişleri, 15
Kasım 2008’de bu sütunlarda yayımlanan ‘1937-1938’de Dersim’de neler oldu?’
başlıklı yazımı iki gün önce aynen yayımlayınca hafıza tazelemeye gerek kalmadı.
Ben de bu haftayı Dersim’in sosyolojik, kültürel özelliklerine ve yakın
tarihine ayırdım.”
***
11. yüzyıldan itibaren Horasan’dan yola çıkıp Anadolu’ya akın eden Türkmen
aşiretlerinin heterodoks fikirlere eğilimli olduğu, Kürt aşiretlerinin ise, en azından
Osmanlı İmparatorluğu’na dahil oldukları 1515 yılına kadar, sadık Sünniler
olduğu fikri genellikle kabul edilir. Şiiliğin (ve bu bağlamda Kızılbaşlığın)
Kürtler arasında ne zaman ve nasıl yayıldığı konusu yazının çapını aşar, ancak
Osmanlı Devleti ile İran arasında kalan Dersim’in Osmanlı Devleti’nin
egemenliğine girdiği 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş Türkmenler kendilerine
Bektaşi tekkelerinde yer bulurken, Kızılbaş Kürtlerin içine kapandığı
anlaşılır. 19. yüzyıla gelindiğinde, devletin Rafızî (Şiiliğin 21 kolundan
biri) veya lâdini (dinsiz) olarak adlandırdığı, ancak belli bir özerklik
tanıdığı bu gruplar, bölgede yoğun bir faaliyet gösteren Protestan
misyonerlerinin etkisine girecektir.
Dersim inançları
Osmanlı’nın kapısını çalmaya cesaret bile edemediği bölgede, Protestanlar
geleneklerle çatışmadan Alevileri modernleştirmeye çalışırlar. Kızılbaş
Kürtlerin cem ayinlerine girmeyi başaran ilk yabancılardan biri, 1814’te Ten
Years on the Euphrates (Fırat’ta 10 Yıl) adlı bir kitap yayınlayan C.H.
Wheeler, kitabında şöyle der: “(Kızılbaş) Kürtlerin hiç değilse büyük çoğunluğu
sadece sözde Müslüman. Aralarında dinsel törenler ve ayinler düzenlerler.
Şimdiye kadar pek az bilinmekle birlikte bu törenler Müslümanlık, Hıristiyanlık
ve putperestliğin bir karışımı gibi görünmektedir. Kürtlerin çoğunluğu
Müslümanlık dinine bağlıdır. Diğer kol Kızılbaşların kendilerine has inançları
vardır. Genellikle Türklerden korktuklarından gerçek inançlarını gizlemeye
çalışırlar. Aralarındaki garip öğretilerden biri de içlerinden birinde ‘Kutsal
Ruh’ un bulunduğudur. Bu kişi ‘Dede’ olarak adlandırılır. Kendisine büyük saygı
gösterilir. Hepsi değilse bile Kızılbaşların bazıları Panteisttir (=Tanrıyı
evrenle özdeşleştiren felsefi akım). Çarmıha gerilen İsa’yı da dualarında
anarlar. İsa ya da Muhammed gibi diğer insanları, hayvanları, ağaçları,
kayaları da kutsal sayarlar. Tüm varlıklar onlar için tanrıdır.”
Etnik köken ve dil
Dersimlilerin etnik kökeni konusunda çok değişik görüşler var. Örneğin
Erzurum’daki Rus konsolosu Jaba, 19. yüzyıl ortalarına ait bir Kürt kaynağına
dayanarak Dersim’in dağlık bölgesinin tümüne verilen bir ad olan Dujik Baba’dan
dolayı ‘Dujik Kürtler’ olarak adlandırır ve ekler: “Türkler onları Dujik
Kürtler ya da basit Kürtler (Ekrad) olarak adlandırırlarken, gerçek Kürtler de
onlara Kızılbaş derler.”
Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak ‘Dirsimli’ veya
‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi ‘Ekrâd (Kürtler)
taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Balabanların Yörükan taifesinden
gelme Türkler olduğu söylenir. Dersim’i 1866’da ziyaret eden Diyarbakır’daki
Britanya Konsolosu Taylor’a göre ise Dersimliler “aslen pagan bir Ermeni
neslin” ardıllarıdırlar.
Erken dönemde Zaza terimine yer veren nadir kaynaktan biri 1911 yazında
Dersim’i ziyaret eden L. Molyneux-Seel’in seyahatnamesidir. Bugün tartışmaların
odağında olan Zazalık meselesi daha çok dille ilgilidir. Dersim aşiretlerinin
büyük bir bölümünün konuştuğu Zazacanın (Dersimlilerin diliyle Kırmancki veya Dımılkinin)
Kürtçeden ayrı bir dil olduğunu söyleyenlerle, Zazacayı Kürtçenin bir
lehçesi sayanlar arasındaki savaşı, son yıllarda ilk grubun kazandığı
görülüyor.
1915’te Dersim
Osmanlı döneminde Dersim, merkez için sürekli bir sorun kaynağıydı. Yavuz
Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı Devleti Dersim’e tam 108 kez müdahale
etmiş ancak İttihatçıların Dersim konusundaki uzmanlarından biri olan Naşit
Hakkı’nın (Uluğ) deyişiyle, “devlet Dersim’e sefer eylemiş ama zafer
eyleyememişti”.
Bu sorunun temelinde, başlangıçta Sünnilik-Kızılbaşlık gerilimi ile vergi ve
asker gibi merkezî devletin ihtiyaçlarının zaten yoksul olan bölgede yarattığı
gerilim varken İttihatçılar döneminde buna bir de Türk-Kürt-Ermeni
milliyetçilikleri arasındaki gerilimler eklendi.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı, imparatorluğun diğer cemaatleri gibi, Dersimli
Kızılbaşların kimliklerini açıkça ve kolektif olarak ortaya koymaları için
fırsat yaratmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ilk başta bu durumu
kontrol altına almak için, askerî güç kullanmak yerine politik ikna yöntemini
seçti. Baha Sait Bey, güya Alevilik ve Bektaşilik üzerine araştırmalar yapmak
üzere bölgeye gönderildi. Ruslara ve Ermenilere karşı mücadelede Dersimlilerin
desteğini almak isteyen İttihatçılar, Dersimlileri ikna etmekte Bektaşi
Çelebisi Celaleddin Efendi’nin yardımını istemişlerdi ama Çelebi’ye eşlik eden
Kürt milliyetçisi Nuri Dersimi’ye göre bu çabalar karşılık bulmamıştı.
1915 Ermeni kırımı sırasında Türkmenler yani Kızılbaş Türkler, İTC’nin safında
oldular ancak Ermeni kırımında yer almadılar. Ermenilerle iç içe, yan yana
yaşayan, benzer inançları paylaşan, merkez tarafından benzer şekilde dışlanan
Kızılbaş Kürtler ise 1894-1896 kırımında olduğu gibi, Ermenilerle dayanışma
içinde oldular. Dersim ve Ermeni kaynaklarına göre bölgeye sığınan Ermenilerden
20 bin kadarı, Erzincan üzerinden oluşturulan ‘yeraltı demiryolu’ sayesinde
Rusya’ya kaçarak hayatta kalabildiler.
Kemalistlerin Dersimli algısı
Böylesi bir tarihçenin, İttihatçıların ardılı olan Kemalistleri nasıl
etkilediğini tahmin etmek zor değil. Hollandalı antropolog-sosyolog Martin van
Bruinessen, “Aslını İnkâr Eden Haramzadedir” başlıklı makalesinde şöyle der:
“Kemalizm’in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştur.
Bir yandan resmî görüş onların Türk olduklarını iddia ederken; öte yandan, Türk
olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenilmemiş ve onları asimile ederek Türk
olmayan özelliklerini kaybettirmek için kasti girişimlerde bulunulmuştur. Alevi
Kürtlere karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştur. Alevi
olduklarından ötürü, bir yandan İslâm’ın gerçek bir Türk versiyonuna bağlı
oldukları için ve Kemalistlerin laikleşme programının doğal müttefikleri olarak
selamlanmışlar; öte yandan, Zazalıkları ve Kürtlükleri onları yabancı ve
güvenilmez kılmıştır. Alevi Kürtlerin dinsel törenlerde kullandıkları dilin
Türkçe olduğu gerçeği, onların kolay asimile olacaklarına dair umut verici
ihtimaller sunar görünmekle birlikte, Alevi Kürtlerin devlete muhalefetlerinin
tarihi onları ziyadesiyle şüpheli kılmıştır.”
Jandarma raporu
Gerçekten de, 1930’ların başında Jandarma tarafından Dersim üzerine hazırlanan
bir çalışmada şu gözlemler yer alır: “[Zaza alevilere gelince:] Bunlarda mezhep
ve âdet dili Türkçedir. Ayinlerde iştirak edenler Türkçe konuşmak
mecburiyetindedir. Bu mecburiyettir ki Alevi Zazalık asırlardan beri ihmal
edildiği halde Türklükten pek de uzaklaşmamış, Dersim Alevileri arasında cevap
istememek şartile Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan
nokta şudur ki 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen
anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde... Türk dili tamamen Zazalaşmakta ve
hele 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır.”
Ancak, raporun yazarı bir sonraki paragrafta onları Türklükten ayıranın dilin
ötesinde bir şey olduğunu itiraf eder: “Aleviliğin en kötü ve açıklama ihtiyacı
duyuran cephesi Türklükle aralarındaki derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık
itikadıdır. Kızılbaş, Sünni Müslümanı sevmez, kin besler, onun ezelden
düşmanıdır. Sünnileri Rumî diye anar. Kızılbaş ilahi kuvvetin hamili
bulunduğunu ve imamların Sünnilerin elinde işkence ile öldüğüne inanır. Bunun
için Sünnilere düşmandır. Bu o kadar ileri gitmiştir ki Kızılbaş, Türk ile
Sünni Kürt ile Kızılbaş kelimesini aynı telâkki eder.” Yazar, Kızılbaşlardan
söz ederken, aslında Kızılbaşlara ilişkin kendi (elbette devletin) bakışını ele
vermektedir.
Bruinessen’e göre, rapordaki bu fikirler, 1925 Şeyh Said İsyanı sonrasında,
bizzat Mustafa Kemal yönetimince Şark İlleri Asayiş Müşaviri ve Türk Ocakları
Koordinatörü sıfatıyla Dersim bölgesine gönderilen Hasan Reşit Tankut’un
‘etnopolitika’ çalışmalarından esinlenmiş olmalıdır. Küçük bir yetimken Maraş
Elbistan’da Alevi Kürt bir ailece evlat edinilen Reşit Tankut, çalışmalarını
Mustafa Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar halinde sunmuştu. Bu görüşlerin
devletin Dersimli algısını şekillendirmekte önemli rolü olduğu anlaşılıyor.
Kürt milliyetçiliği ve Zazalık bilinci
Martin van Bruinessen’e göre 1960’ların sonundan itibaren kitlesel bir hareket
olarak ortaya çıkan Kürt milliyetçiliği Alevi (Kızılbaş) Kürtleri de etkilemiş
ve bünyesine katmıştı. 1970’lerin siyasal kutuplaşması, sağcı ve solcu
radikallerin bu cemaatleri ikmal bölgeleri olarak seçerek, karşılıklı
şeytanlaştırmaya katkıda bulunmalarıyla Sünni-Alevi zıddiyetini
şiddetlendirmişti. Çorum’da, Kahramanmaraş’ta yaşanan Alevi katliamları ortak
bir Alevi bilinçliliğini güçlendirmede etkisi büyük oldu. Bu çatışmaların yer
aldığı bölgede, Kürt ya da Türk olmak çok da önemli değildi; kişinin aslî
kimliği dinsel olandı.
1980’ler Aleviliğin, Batı Avrupa’daki Türk ve Alevi göçmen cemaatler arasında
gerçek bir kültürel ve dinsel yeniden doğuşuna tanıklık etti. Farklı
eğilimlerden eylemciler, –solcular, Sünni Müslümanlar, faşistler, Kürt
milliyetçileri- daha önceden bu cemaatleri örgütleme girişimlerinde
bulunmuşlardı, ancak Türkiye’deki 1980 askerî darbesinden sonra çok sayıda
tecrübeli örgütçünün, sığınmacı olarak Batı Avrupa’ya gelmesiyle yeni bir
aşamaya geçildi. Bu kadrolar arasında en başarılı olanlar, radikal Sünni
Müslümanlar ve daha sonra içlerinden PKK’nin çıkacağı Kürt milliyetçileriydi.
PKK’ye karşı Alevilik
Bu arada Türkiye’deki rejim, belli başlı cami federasyonlarını merkez alarak ve
Sünni İslâm’ın ‘Türk-İslâm sentezi’ olarak bilinen aşırı muhafazakâr ve
milliyetçi kanadını destekleyerek göçmen cemaatler üzerinde yeniden denetim
sağlama çabasına girmişti.
Bu faaliyetler yıllarca kimliklerini gizli tutan Alevilerin de örgütlenmesi
konusunda teşvik edici oldu. İlk defa büyük Alevi dinsel törenleri kamuya açık
olarak düzenlendi. Alevi örgütleri kuruldu ve bu örgütler, daha önceleri
çeşitli solcu ve Kürt yapılanmalarda ön planda yer alan birçok genç Aleviyi
çekti. Bu tarihten itibaren pek çok kişi, Marksist-Leninist kimliklerinin yanı
sıra Alevi kimliklerini vurgulamaya ve ‘Alevistan’ diye ayrı bir yurttan söz
edecek kadar Alevilerin bir tür ulus olduğunu düşünmeye yöneldiler.
Aslında Alevistan kelimesi ilk kez, 1976 yılında Hürriyet gazetesinin
Almanya’daki bölücü faaliyetler ile ilgili bir raporunda yer almıştı. Güya,
devletin Maoist düşmanları, Türkiye’yi doğuda Kürdistan, merkezde Alevistan ve
batıda Sünni Türk bakiye şeklinde bölmek için komplo kuruyorlardı. Gerçi
1980’lerde Almanya’da benzer bir şekilde Alevistan’ı bağımsız kılmak niyetini
açıklayan Kızıl Yol adında kısa ömürlü aşırı solcu bir örgüt vardı ama
birçok Kürt milliyetçisi ve başka eğilimlerden solcular, bu girişimlerin ‘Sünni
ve Türk’ bir milliyetçi tepki yaratmaya çalışan Türk istihbarat servisinin
oyunları olduğundan şüpheleniyordu.
Sonuçta, Avrupa’daki bu faaliyetlerle Türkiye’de aşamalı siyasal liberalleşme
birleşerek, Türkiye’de de Alevi uyanışını harekete geçirdi. Görünüşte laik,
aslında Sünni olan Türk Devleti’nin PKK’nin sesini artık güçlü bir biçimde
duyurduğu 1980’lerin sonunda, PKK’nin Kürt (ve Zaza) Aleviler arasında daha
fazla destek kazanmasını önlemek amacıyla Alevi kimliğine geçit vermeye
yönelmesi de bu eğilimi destekledi.
Devletin hesaplayamadığı
Aslında, PKK’nin kuruluşunu gerçekleştirmekte büyük zorluklarla karşılaştığı ve
her zaman diğer siyasal radikal hareketlerle yarışmak zorunda kaldığı bölge
Dersim’di. Dersim halkı, en azından 1960’lardan beri, her zaman Kürt
milliyetçiliğinden ziyade solcu radikalizme meyilli olmuştu. Başlangıçta
militan bir şekilde din karşıtı olan PKK, 1980’lerin ortalarında, Sünni
bölgelerde daha çok halk desteği sağlamak için gittikçe Sünni İslâm’a karşı
uzlaşmacı bir tavır benimseyince bu durum, PKK’nin Aleviler arasındaki
popülerliğine katkıda bulunmadığı gibi muhtemelen Alevi öznelliğini
güçlendirdi.
PKK’ye göre ise, Alevi uyanışı, Kürtler arasına ayrımcılık ekmek için doğrudan
devletçe yönetiliyordu ve buna önayak olanların tümü ajandı. Bu yaklaşım, bir
yandan Alevilerin PKK’den soğumalarına, bir yandan da PKK saflarındaki
Alevilerden kuşkulanılmasına ve onların tasfiyesine yol açtı. Dinsel boyut
giderek daha önem kazandığı bu süreçte Sünni köktenciliğine ve kapsayıcı Kürt
milliyetçiliğine karşı bir tepki olarak asli bir kimlik olarak Aleviliğe
yapılan vurgu güçlenmeye başladı.
Avrupa’daki gelişmeler
1983’te Paris’te Kürt Enstitüsü kurulurken, ortak bir standart dile dair eski
rüya yeniden su yüzüne çıkmış; ancak ne Kurmanci ne de Sorani konuşanlar
ötekine imtiyaz tanımadıklarından, Kürdistan’ın tüm kesimlerinden okuyucuları
hedef alan dergiler, hem Kurmanci hem de Sorani dillerinde bölümlere yer
vermişlerdi. Kürt Enstitüsü’nce aynı yıl yayımlanan Hêvî/Hîwa dergisine
bir de Zazaca bölümü ekledi.
Bruinessen’e göre Zazaca yayıncılık, siyasal nedenlerden ötürü dilsel
ayrımcılığa şiddetle muhalefet eden belli milliyetçi entelektüel çevrelerde
sert olumsuz tepkilere yol açtı. Bunların bir kısmı, sentetik bir birleşik Kürt
dili için çalışıyor; diğerleri iki yazılı Kürt diline tahammül edebileceklerini
düşünüyorlardı. Ancak daha önce neredeyse hiç yazılı geleneğe sahip olmayan
Zazacayı bir diğer yazılı dil olarak geliştirmenin Kürt ulusu arasına ayrılık
tohumları ekmek olacağına karar vermişlerdi.
Zazaca dergiler
Ancak, “Zazaca ayrı bir dildir ve Zazalar ayrı bir halktır” diyen ilk Zaza
aydını olan Ebubekir Pamukçu’nun 1985 yılında İsveç’te çıkardığı Ayre
dergisi ile Zaza kimliği ve varlığı daha güçlü biçimde gündeme gelmeye başladı.
Bunu 1988’de İsveç’te yine Pamukçu’nun çıkardığı Piya dergisi izledi.
Dergide Zazaca, Türkçe, İngilizce makaleler olduğu halde Kürtçe makale yoktu ve
Zazalardan, kimlikleri uzun zamandan beri sadece Türk devletince değil,
Kürtlerce de reddedilen ayrı bir halk olarak söz ediliyor ve coğrafi bir ad
olarak Kürdistan teriminin yerine ‘Zazaistan’ terimi öneriliyordu. Derginin ilk
başta çok küçük bir okuyucu çevresi oldu ama bir süre sonra artan sayıda
derginin görüşlerini benimsedi. Halen örgütlü bir milliyetçi Zaza hareketi
görünmemekte ama hepsi Zazaların Kürtlerden farklı olduklarını iddia eden,
Avrupa’da yayımlanan iki dergi (Desmala Sure ve Ware) ve
Türkiye’de yakın zamanda çıkan bir dizi kitap ile yayımcılık faaliyetleri
giderek artmakta.
Dersimlilerin talepleri
Geçtiğimiz günlerde, Yaşar Kaya’nın başkanlığını yaptığı Avrupa Dersim
Dernekleri Federasyonu adına bir heyet Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e,
Dersimlilerin taleplerini içeren bir mektup sundu. Mektupta UNESCO raporlarına
göre ölü bir dil haline gelmekte olan Zazacaya TRT’de, üniversitelerde yer
verilmesi, bu dilin Dersim’deki okullarda zorunlu ikinci dil olarak okutulması,
Dersim’e kamu görevlisi atanırken, bu dili bilenlere öncelik tanınması, Dersim’deki
yerleşim yerlerine de eski isimlerinin verilmesi, Alevi/Kızılbaş inancının
temsilcileri olan ocakların tarihsel ve kültürel misyonlarının tanınması, bu
kuruluşların özerkliğinin yasal güvence altına alınması, Munzur, Harçik ve Peri
vadilerinde yapımı planlanan baraj inşaatlarının durdurulması gibi talepler
vardı. 1937-1938’de çeşitli ailelere evlatlık verilen ya da Çocuk Esirgeme
Kurumu’na verilen Dersimli yetimlerin akıbetlerinin ortaya çıkarılması, 15
Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edilen Seyit Rıza ve
arkadaşlarının mezar yerlerinin açıklanması ve naaşlarının aile mezarlığına
defnine izin verilmesi talebiyle devam eden mektup, devletin içten bir özrünün
71 yıldır devlete küskün, kırgın olan Dersimlilerin gönlünü almaya yeteceği ifadesi
ile bitiyordu. Bakalım devlet bu sese kulak verecek mi?
Özet Kaynakça: Martin van Bruinessen, Kürtlük, Türklük, Alevilik: Etnik
ve Dinsel Kimlik Mücadeleleri, İletişim Yayınları, 2009 ve “Aslını İnkâr
Eden Haramzadedir” (Çeviren: Özgür Gökmen), Diyarbakır.net, http://www.diyarbekir.net/cgi-bin/index.pl?mod=news;op=author_id;id=139;
Mehmet Bayrak, Alevilik ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997; Zilfi
Selcan, Zaza Milli Meselesi Hakkında, Zaza Kültürü Yayınları, 1994;
Ebubekir Pamukçu, Dersim Zaza ayaklanmasının tarihsel kökenleri, Yön
Yayınları, 1992.


