2017-07-16 17:35:00

 "Sağcısıyla solcusuyla, Kürt, Türk, alevi, sünni ayrımı yapmadan, farklı ideolojileri savunsak dahi, biz kardeşiz ve kardeş kalmaya devam edeceğiz" demediğim tek bir konuşmam olmamıştır. Konferanslarıma katılan davetliler şuna şahitlik edecektir. Özellikle 15 Temmuz'u anlatırken, "Biz tankların önüne koşarken yanımızdakine partisini ideolojisini sormadık. O zaman demek ki mesele bayrak ve bayrak olunca hep beraber ölüme gidiyoruz, bundan sonra da aynı şeyi yapacağız. O zaman bu kutuplaşmayı ve ötekileşmeyi bir kenara bırakmamız lazım" demekten asla geri durmadım. Aynı konuşmayı 16 Nisan halk oylamasını anlatmak için gittiğim bütün şehirlerde tekrarladım. Hatta, "Hayır kampanyasını yürütenlerin hayır deme özgürlüğünü savunmak, evet diyenlerin boynunun borcudur" diye de eklemeyi ihmal etmedim. Dün Bursa'nın Gemlik ilçesinde 16 Nisan'da ilk kez oy kullanacak öğrencilerle sohbetimize de aynı konuşmayı yaparak başladım. Sonra, Türkiye'nin bugününü ve 16 Nisan referandum sonrasındaki durumunun ne olacağını anlatmaya başladım.  Örneğin; Cumhurbaşkanı'nın bugünkü yetkileriyle referandum sonrasındaki yetkilerini kıyasladım. Cumhurbaşkanı'nın Anayasa'da kendisine verilen yetkilerini anlattım.  Yine Meclis'in bugünkü durumuyla bundan sonraki durumunu çeşitli örneklerle anlatmaya başladım.  Geçmişteki milletvekili transferlerinden, TSK emrettiğinde Meclis'i boşaltan milletvekillerine, Merve Kavakçı Meclis'e girdiğinde kendisini kovalayan vekillerden, lider sultasına boyun eğip önüne gelen kanun için el kaldıran vekilleri tek tek anl... Devamı

lise Gençliği

2017-07-16 17:34:00

   Gezi olaylarından bu yana Türkiye'nin dört bir yanında konferanslar verdim. "Sağcısıyla solcusuyla, Kürt, Türk, alevi, sünni ayrımı yapmadan, farklı ideolojileri savunsak dahi, biz kardeşiz ve kardeş kalmaya devam edeceğiz" demediğim tek bir konuşmam olmamıştır. Konferanslarıma katılan davetliler şuna şahitlik edecektir. Özellikle 15 Temmuz'u anlatırken, "Biz tankların önüne koşarken yanımızdakine partisini ideolojisini sormadık. O zaman demek ki mesele bayrak ve bayrak olunca hep beraber ölüme gidiyoruz, bundan sonra da aynı şeyi yapacağız. O zaman bu kutuplaşmayı ve ötekileşmeyi bir kenara bırakmamız lazım" demekten asla geri durmadım. Aynı konuşmayı 16 Nisan halk oylamasını anlatmak için gittiğim bütün şehirlerde tekrarladım. Hatta, "Hayır kampanyasını yürütenlerin hayır deme özgürlüğünü savunmak, evet diyenlerin boynunun borcudur" diye de eklemeyi ihmal etmedim. Dün Bursa'nın Gemlik ilçesinde 16 Nisan'da ilk kez oy kullanacak öğrencilerle sohbetimize de aynı konuşmayı yaparak başladım. Sonra, Türkiye'nin bugününü ve 16 Nisan referandum sonrasındaki durumunun ne olacağını anlatmaya başladım.  Örneğin; Cumhurbaşkanı'nın bugünkü yetkileriyle referandum sonrasındaki yetkilerini kıyasladım. Cumhurbaşkanı'nın Anayasa'da kendisine verilen yetkilerini anlattım.  Yine Meclis'in bugünkü durumuyla bundan sonraki durumunu çeşitli örneklerle anlatmaya başladım.  Geçmişteki milletvekili transferlerinden, TSK emrettiğinde Meclis'i boşaltan milletvekillerine, Merve Kavakçı Meclis'e girdiğinde kendisini kovalayan vekillerden, lid... Devamı

2014-07-19 09:23:00

Yaşayan Alevilikte musahiplik ve asimilasyonun etkileri        İrfan Dayıoğlu tarafından yazıldı             Cuma, 04 Temmuz 2014 18:03   Musahiplik yol kardeşliğidir. Yani bildik söylemle malı mala, canı  cana katma, yarin yanağından gayri her şeyde ortaklaşmadır. Musahiplik Alevi yoluna giriş kapısıdır. dört başı bir bedende birleştiren, bir olan iki musahip aile, kendi öz iradesi ile birbirlerine ölümüne bağlı yoldaş olurlar. Musahip olan kişiler hem kendilerinden, hem de musahiplerinden sorumludurlar. Her halükarda darda, zorda, kaygıda, tasada birdirler ve birbirini kayırıp kollamalı, sahiplenmeli ve arka çıkmalıdırlar. Bu vasıf ve yeteneklere sahip olan kişiler rehber öncülüğünde pir huzurunda ikrar vermişlerse musahiptirler. Dolaysı ile iki aile musahipliği hayat bulur. Ve yaşamları boyunca birbirlerini sahiplenmek zorunluluğu vardır ki, musahip olmuşlardır. Yolun Mürşidi tarafında bireyden topluma dünya kardeşliği hedeflenmiştir.« Musahiplik, Manicilik hariç tek tanrılı dinlerin hiç birinde yoktur. Musahiplik, gnostik-batıni inançlarda farklı adlar altında hemen hemen her farklı etnik kökende vardır. Sürekler farklı olsa da yol bir olduğu için kardeşlik esastır. » (Haydar Alibaba) Musahipliğin, sanıldığının aksine Muhammed ve Ali ile bir ilgisi yoktur. Ali ve Muhammet birbiriyle musahip olmadıkları gibi, musahipliğin ne olduğunu bilmedikleri açıktır. Musahipliğin ilkeleri çok nettir ve musahip olan aileler arasında yedi kuşak evlilik gerçekleşmez.Birçok araştırmacıya göre Musahiplik Manicilikten kalmadır. Mani’nin 5 ilkesinden biriside Musahip olunmasıdır. Musahip olamayanlar Mani’nin dinine giremezler. Muhammed ve Ali Musahipliği Mümkün mü?  Al... Devamı

2014-07-19 08:29:00

Bir ahlâk davası yahut bir insan peşinde     12 Temmuz 2014 Cumartesi  19:24   Stargazete.com › AÇIKGÖRÜŞ Haberleri › Bir ahlâk davası yahut bir insan peşinde haberi Muhafazakâr-dindar çevrelerin, İslâmcıların Nurettin Topçu fikriyatı ile aralarına giderek daha fazla mesafe koymalarının tarihi çok partili hayata geçildikten, özellikle de 1952’den sonra başlar. Bir başka şekilde söylersek Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrası şartlarda ABD ve kapitalist dünyaya doğru kayışı ve sağ-muhafazakâr-milliyetçi (sonra İslamcı) çevrelerin komünist tehlikesi karşısında bu çizgi üzerinde yer almasıyla alakalıdır.   Prof. Dr. İsmail Kara/Marmara Ünv. Bir ahlâk davası sesini tekrar duymanın, bu topraklarda yeni bir insan arayışını hatırlamanın yine tam zamanı olmalı. Çünkü içinde yaşadığımız dünya giderek daha fazla ahlâkı hiçe sayan siyah damarlarını genişletip kuvvetlendiriyor. Tabiata, insana, hayvanlara, taşa toprağa boca etmek için adeta zehir biriktiriyor. İnsan ve insanlık yerlerde sürünüyor. Ne tarafa dönseniz zulüm ve riyakârlık, tüketim ve samimiyetsizlik, insan ve can pazarı, kan ve gözyaşı sizi karşılayacak. Hümanizmin ve medeniyetin tabutu bile ortada kaldı, gelen geçenlerce tekmeleniyor. Fakat kimsenin umurunda değil, evet kimsenin... Siyah damarlarla beslenen modern dünyanın bir parçası olmak için kendini inkâr ederek, kendilik bilgisini unutarak yol almakta ısrarlı olan memleketimizde de durum öyle sayılır. Yine kimsenin umurunda değil. Umurunda gibi gözükenler aslında ya tarafgirlik geliştiriyor ve karşı tara... Devamı

Avrupa’nın korkuları ve medeniyet içi kutuplaşma

2014-06-05 08:58:00

Doç. Dr. Mehmet Akif Okur/Gazi Ünv. Ankara Strateji Ünv. “...Batılılar, dört yüz yıl önce Türk olmak tehlikesine maruz kaldıkları gibi bugün de komünist olmak tehlikesiyle yüz yüzeler...” Arnold Toynbee, Civilization on Trial, 1948 Toynbee, II. Dünya Savaşı’nın ardından yayınladığı ünlü eserinde kapıdaki acil tehlike saydığı komünizmi; Batı için yeni bir imana, dünya görüşüne, siyasi ve ekonomik sisteme bağlanmak, yani medeniyet değiştirmek anlamına gelen Türk olma/Türkleşme “tehdidi” ile kıyaslamaktadır. Avrupa’nın Türkleşmemek uğruna verdiği uzun asırlara yayılmış büyük kavgasının ana stratejik sac ayaklarıyla 20. yüzyıla damgasını vuran komünizme karşı mücadelesinin temel sütunları arasındaki bazı genel nitelikli benzerlikler/devamlılıklar, bu tespiti üzerinde yeniden düşünülmeye değer kılıyor. Her iki örnekte de, önce düşmanın şeytanlaştırılması yoluyla Avrupa’daki hakim düzene ait akidevî/felsefî sınırların etrafına ilk taarruzu göğüsleyecek zihni savunma hatları kurulmuştur. Bu aşamada devreye girip Türk korkusunu ve antikomünizmi besleyen propaganda mekanizmalarının mantıki kurguları da dikkate değer düzeyde ortaklıklara sahiptir. İkinci adımda ise Avrupa, savunamayacağı zihni siperlerde can çekişmemek için meşakkatli dönüşümleri göze almıştır. Reformasyon, Rönesans ve kapitalizmin güçlü sosyal politikalarla ehlileştirilmesi çabalarının motivasyon kaynakları arasında “öteki” karşısında kuvvet kazanma umudunun ciddi bir yeri vardır. Bu süreçlere, durdurulup püskürtülen hasımlara yöneltilmiş ekonomik, siyasi ve askeri hamleler eşlik etmiştir. Güvensizlik psikolojisine ... Devamı

Lağım çukurundan 800 ceset çıktı

2014-06-05 08:43:00

İrlanda'ya yarım yüzyılı aşkın bir süre önce kapatılan Tuam'daki eski bir manastıra ait lağım çukurunda "gayrı meşru" doğmuş 800 dolayında bebek cesedi bulundu. Manastır 1925 ile 1961 arasında rahibeler tarafından yönetiliyordu. Dönemin aşırı Katolik İrlanda'sında, "kutsal evlilik bağı" dışında hamile kalan bir genç kadın, doğum yapmak için tam bir gizlilik içerisinde manastıra gönderiliyordu. Daha sonra, genç kadınlar evlilik dışı doğan bebeklerini, rahibelere teslim ediyordu.   ÖLENLER LAĞIM ÇUKURUNA MI ATILDI? Tarihi belgeler bebeklerin ağır bir şekilde gözardı edildiğini gösteriyor. Güçlükle doyurulan bebekler sadece en temel sağlık imkanlarından yararlanabiliyordu.   SAĞLIKLI OLANLAR SATILIYORDU Bu da onları kızamık, tüberküloz veya zatüree gibi hastalıklarla karşı karşıya getirdikten sonra kendi kaderlerine terk ediliyordu. Sadece sağlıklı olanların evlatlık edinme veya çocuksuz zengin ailelere satılma şansı vardı.İngiliz The Daily Mail gazetesine göre The Home olarak adlandırılan Tuam'daki bu kurumda doğum yapan kadınlar, bir soruşturma başlatılması için çocuklarının kaybedildiğini açıklama niyetindeler.The Independent gazetesine göre ise Katolik Kilisesi yaptığı açıklamada 800 çocuğun adının yer aldığı bir anıt dikeceklerini bildirdi. http://haber.stargazete.com/dunya/lagim-cukurundan-800-ceset-cikti/haber-891541... Devamı

Fikriye Hanım'ın ölümünde 3 ihtimal

2014-04-13 22:07:00

  1924 yılında ölen Fikreye Hanım için açılan soruşturmada, "İntihar, Öldürülme ve Verem" üzerinde durulurken zamanaşımı nedeniyle dosya düştü.   Çankaya Köşkü'nün önünde 21 Mayıs 1924'te silahla yaralanan, kaldırıldığı Memleket Hastanesi'nde 9 gün yaşam mücadelesi verdikten sonra hayatını kaybeden  Fikriye Hanım'ın sır ölümüne ilişkin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma tamamlandı. Savcı, 90 yıllık süre içerisinde, 30 yıllık olağanüstü zamanaşımı süresinin 3 kez dolduğunu, bu nedenle soruşturma yapılamayacağını belirterek dosyanın düşmesine karar verdi. Dosya Fikriye Hanım'ın ölümünde göze çarpan "İntihar, Öldürülme ve Verem" dikkat çekti. BİR TÜRLÜ AYDINLATILMADI Habertürk'ten Cemal Doğan'ın haberine göre, Üzerinden neredeyse bir asır geçmesine rağmen, "cinayet mi, intihar mı?" olduğu bir türlü aydınlatılamayan Fikriye Hanım olayıyla ilgili savcılık soruşturmasının detaylarına ortaya çıktı. 2 YIL ÖNCE BAŞLAYAN SORUŞTURMA  Mehmet Ercan Erarslan adlı vatandaş, 21 Şubat 2012'de Adalet Bakanlığı'na gönderdiği e-postada, aksiyon Dergisi yazarı Haşim Söylemez'in makalesinde Fikriye Hanım'ın intihar etmediğini, öldürüldüğünü belirttiğine vurgu yaparak bunun ihbar kabul edilip soruşturma açılmasını istedi. Bakanlık talebi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletti ve soruşturma başlatıldı. Savcı Mehmet Taştan, nüfus kayıtlarında, Zeynep Fikriye Öndincer olarak geçen Fikriye Hanım'ın ölümüne dair bütün haberler, devlet arşivlerindeki bilgi ve belgeler ile tan... Devamı

FRANSA'DAKİ ŞEHZADE KABİRLERİNİN DURUMU İÇLER ACISI

2014-03-09 07:57:00

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra 1924'te halifeliğin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının yurtdışına çıkmaya zorlanmasıyla Fransa'ya da yoğun göç yaşandı.Başta son halife Abdülmecid olmak üzere Fransa'yı tercih edenlerin büyük bölümü sefalet içerisinde yaşamlarını sürdürmeye çalıştı. Fransa'da hayatını kaybeden hanedan üyelerinden birçoğu ise o dönemde Türkiye'nin kabul etmemesi sebebiyle Fransa hükümeti tarafından Faslılara hediye edilen Bobigny Müslüman Mezarlığı'na defnedildi. Osmanlı hanedan üyelerinin kabirleri bakımsızlık sebebiyle kaybolmak üzere. Kalan birkaç mezar taşının durumu da hanım sultan ve şehzadelerin hatırasına ilgisizliği gözler önüne seriyor.1937'de açılışı gerçekleştirilen mezarlığa ilk olarak II. Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan'ın eşi Mehmed Ali Rauf; son olarak ise 1973 yılında hayatını kaybeden Sultan V. Murad'ın torunu Şehzade Osman Fuat'ın cenazesi defnedildi. Fakat sadece 1945 yılında hayatını kaybeden II. Abdülhamid'in oğlu Şehzade Ahmed Nureddin'in mezar taşı günümüze ulaşabildi. 1952'de Paris'te bir otel odasında öldükten sonra Ahmed Nureddin'in yanına defnedilen II. Abdülhamit'in diğer oğlu Şehzade Abdürrahim Hayri'nin ise ismi silinmiş mezar taşı günümüze ulaşmış. Diğer mezar taşları ise kaybolmuş durumda. Osmanlı mezarlarının bulunduğu alanın dışında yer alan 5. Murad'ın kızı Selma Sultan'ın mezar taşı da ayakta kalabilmiş.Bobigny Müslüman Mezarlığı Müdürlüğü yetkilileri, uzun yıllar önce Fransız bir tarihçinin Osmanlı mezarlarıyla ilgili bir çalışma gerçekleştirdiğini söyledi. Osmanlı hanedanı mezarlarını ziyaret eden olmadığını belirten yetkili, ziya... Devamı

EDİRNE'NİN TARİHİ CAMİLERİ MÜZAYEDEDE SATILDIBaşlık

2014-02-04 03:12:00

Bu ülke, tarihinin nasıl yağmalandığına çok şahit oldu ama eminiz müzayedeye çıkarılan camileri pek çok kişi ilk kez duyuyor. Şair ve Türk-İslam sanatı tarihi araştırmacısı Rıfkı Melül Meriç'in (1901-1964), 1963'te yazdığı “Edirne'nin Tarihi ve Mimari Eserleri Hakkında” makalesi, eğer “Şehrin Hüznü” adıyla kitaplaştırılmasaydı, Edirne'deki 120 caminin akıbetini belki de uzun bir süre daha öğrenemeyecektik.   Rıfkı Melul Meriç, Türk Sanatı Tarihi Araştırma ve İncelemeleri Dergisi’nin 1963 yılında yayımlanan sayısı için bir makale yazar. 439-536 sayfa arasında, oldukça uzun olan makalenin içeriği Edirne’nin tarihi ve mimari eserleri hakkındadır. Meriç, yazısında, Edirne’de 1930’lu ve 1940’lı yıllarda satılan 120 camiyi tespit eder. Camilerin kimini Edirne Valiliği ve Edirne Vakıflar Bölge Müdürlüğü resmi kayıtlarından, kimini gazete ilanlarından bulur. Meriç, iyi ki bu araştırmayı yapmış, eğer yapmasaydı bugün Edirne’de satılan, daha da vahimi müzayedeye çıkarılan camilerden haberdar olmayacaktık. Bu ülke, tarihinin nasıl yağmalandığına çok şahit oldu, ama açık artırmayla kelepir fiyata satılan camileri pek çoğumuz yeni öğreniyoruz.   Edirne Valiliği tarafından “Şehrin Hüznü” adıyla geçtiğimiz ay kitaplaştırılan makalede belirtildiğine göre 1800’lü yılların sonu, 1900’lü yılların başında şehirde 15’i selatin, 46’sı hayır sahipleri tarafından yaptırılan 61 cami, 164 mescit, 56 tekke ve zaviye, 49 medrese, 103 mezarlık ve türbe, 9 imaret, 53 mektep, 4 çarşı, bedesten ve arasta, 24 han, kervansaray, 6 harap ve eseri kalmayan han, 16 hamam, 19 tane izi kalmamış hamam, 13 sebil, 10 havuz, 124 &cced... Devamı